google analytics

19 Haziran 2022 Pazar

Bilim Bizi Özgür Bırakabilir mi?

Katolik rahip ve doğa bilimci Pierre Gassendi, tüm fiziksel fenomenlerin madde ve eylem açısından açıklanması gerektiğini iddia etti. Gassendi, atomizmi 1600'lerde modern bilime ilk getirdiğinde Tanrı'nın sonlu/sınırlı sayıda atom yarattığını, Tanrı'nın yaratılışla sürekli olarak ilahi bir ilişki sürdürdüğünü ve insanların özgür iradeye sahip olduğunu savundu. Ayrıca Gassendi, atom hareketindeki kaotik bir "öngörülemeyen sapmanın (unpredictable swerve)" özgür iradeyi açıkladığını söyledi. Gassendi ve diğer Erken Modern bilim insanları için doğa yasaları, Tanrı'nın evren üzerindeki iradesinin bir ifadesiydi ve özgür irade, Tanrı'nın insan doğasına bir armağanıydı. Atomları yöneten doğa yasaları, çelişki veya rekabet olmaksızın, Tanrı'nın amaçlı planının bir parçası olarak insanın özgür iradesiyle işbirliği içerisindeydi.

Gassendi'den iki yüzyıl sonra Pierre-Simon Laplace, Tanrı'yı bilimsel denklemden sildi, atom fiziğinden öngörülemezlik kavramını çıkardı ve özgür iradeyi yalnızca "aklın bir yanılsaması" olarak ilan etti. Özgür iradeyi bilimsel bir imkansızlık haline getiren nedensel belirlenimciliği (causal determinism) öne süren Laplace, Aydınlanmanın temel değerleri olan özgürlük ve bağımsızlığı baltalıyor görünen bilimsel bir mirası başlattı. Laplace'dan iki yüz yıl sonra bilim insanları, doğa yasalarının özgür iradeyi dışlıyor gibi görünmesini de dikkate alarak özgür iradeyi anlamak için mücadele etmeye devam ediyor.

Belirlenimciliğin Çöküşü

Özgürlükçülerin özgür iradenin bilimsel açıdan mümkünlüğüne yönelik temel itirazı, fiziksel belirlenimcilikti  (Her fiziksel olayın önceki koşulların ve değişmez doğa yasalarının zorunlu bir sonucu (necessary consequence) olduğu fikri). Deterministik bir evrende olaylar bir dizi domino gibidir. İlki harekete geçtiğinde gerisi kaçınılmaz olarak onu takip edecektir. Doğa yasaları belirlenimci ise ve evren tüm dış etkilere kapalıysa özgür iradenin ortaya çıkması doğaüstü bir mucize olurdu.
Descartes'e göre zihin ve beden:
Girdiler, duyu organları tarafından
beyindeki epifize ve oradan da
maddi olmayan ruha iletilir.

Ancak artık birçok bilim insanı, dünyanın ne nedensel olarak kapalı olduğuna ne de rastlantısallığın olmadığına inanıyor. 20. yüzyıldaki Büyük Patlama evrenbilimi, evren ötesi bazı ilk nedenlerin olasılığına izin vererek kozmik kökenler sorusunu gündeme getirdi ve Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, temel fiziğe tahmin edilemezliği (unpredictability) geri getirdi. Belirsizlik, günümüzde fiziksel gerçekliğin çeşitli seviyelerinde yer alan bir kural olarak görülmektedir. Nörofizyolog Christof Koch'un söylediği gibi “evrenin indirgenemez biçimde rassal bir niteliği vardır. Evren bir saat mekanizması ise çarkları, yayları ve kolları İsveç yapımı değildir; yani,  önceden belirlenmiş bir yol izlemezler. Fiziksel belirlenemezcilik (Indeterminism), çok büyüklerin dünyasında olduğu kadar çok küçüklerin dünyasında da hüküm sürer.”

Robotlar mı, Yuvarlanan Zarlar mı?

Nedensel belirlenimciliğin yokluğu, özgür irade var olma olasılığına izin verirken belirlenemezlik, özgür iradenin varlığı için tek başına yeterli değildir. Gerçekten de haddinden fazlaca şans, haddinden fazlaca zorunluluk kadar özgür irade için bir sorun teşkil etmektedir. Filozof Peter Van Inwagen, bir belirli bir durumdaki etkenin/unsurun (agent) nasıl davrandığı bir şans meselesiyse o zaman “bu etkenin/unsurun özgür iradesi olduğu pek söylenemez” der.

Filozof Walter Sinnott-Armstrong'a göre "Özgürlüğü en iyi ne olmadığı ile anlayabiliriz." Peki, özgürlük şans veya zorunluluk değilse, nedir?

Nörobiyolog Björn Brembs liderlik ettiği bir grup araştırmacı, belirlenimcilik ve rastlantısallık arasındaki davranışa ilişkin orta yolu araştırmak için omurgasız canlılar üzerinde bir dizi deney gerçekleştirdiler. Amaçları, iki alternatif hipotez üzerinde karar vermek için kanıt bulmaktı:

1. Hayvanların beyinlerinin “belirlenebilir girdi/çıktı sistemleri” olduğuna yönelik robot hipotezi
2. Bireysel davranışın özünde tahmin edilemez olduğuna yönelik rastlantısal davranış hipotezi

Araştırmalarında buldukları şey bu iki alternatif de değildi, bundan ziyade “rastlantısal olmayan” ve ancak bir uyaran tarafından belirlenmeyen “kendiliğinden davranış” idi. Brembs, "bilimsel bir özgür irade konseptinin şans ve zorunluluk arasında, hem rastlantısallığı hem de kurallığı birleştiren mekanizmalarla birlikte bulunduğunu" gözlemledi. Brembs ve ekibinin üzerinde çalıştıkları omurgasız canlıların davranış değişkenliğinde buldukları bu sonuçtu.

Özgür İrade için Bir Gelecek Var mı?

Bilim insanları uzun zamandır özgür iradenin -eğer özgür irade diye bir şey varsa- gerçekte nasıl işe yarayabileceğini merak ediyorlardı.

Nörobiyolog Hans Liljenström, “bilincin ve özgür iradenin, dünyada olup bitenlerin açıklaması olarak şansa ve zorunluluğa katkıda bulunabilecek bilimsel bir gelişimi” vaat ediyor.

Ancak şu anda bilim, bilinci veya öznel benliği incelemek için uygun araçlardan yoksun gibi. Özgür iradeyi dışlayan daha önceki çalışmaların yerindeliği günümüzde sorgulanıyor. Benjamin Libet tarafından yürütülmüş olan, bilinçli niyete (kişinin açıkça takip etmeyi seçtiği bir amaç veya hedef) öncülük eden bir bilinçsiz hazırlık potansiyeli kavramını (unconscious readiness potential) ortaya koyan  deneylerin sonuçları, sonraki araştırmalarca doğrulanmadı.

Hesaplamalı sinirbilimci Uri Maoz, Libet'in özgür irade ve bilinçle ilgili bulgularını test etmek için tasarlanmış bir dizi deneyde, "hazırlık potansiyelinin kasıtlı kararlarda ya hiç olmadığını ya da en azından önemli ölçüde var olmadığını" buldu. Maoz, "özgür iradeye yönelik sinirbilim çalışmalarında hazırlık potansiyeline ilişkin ileri sürülen iddiaların ve çıkarılan sonuçların kapsamı göz önüne alındığında bulgularımız alanın bazı temel ilkelerinin yeniden incelenmesini gerektiriyor" diyor.

Bu araştırmaların ışığında Liljenström, "Özgür iradenin varlığı hakkında herhangi bir bilimsel sonuca varmak için daha fazla kanıtımız olana kadar makul görünen herhangi bir sezgisellik karşıtı hipotezden ziyade alçakgönüllü olmak ve sezgimize güvenmek akıllıca olabileceğini" söyleyerek uyarıda bulunur.

Bilim Özgürlüğü Varsayar

Özgür irade, toplumumuzdaki ahlaki düzenin temelidir. Immanuel Kant, "Bu özgürlük olmadan, hiçbir ahlaki yasa ve hiçbir ahlaki suçlama mümkün değildir" der. Özgür irade aynı zamanda varoluşsal anlam anlayışımızın temel taşıdır.

Gassendi, "Her şeyi çaresizce ve kaçınılmaz olarak yaparsak o zaman insan yaşamının nedeni yok olur" diye yazar.

Buna karşın şu anda özgür iradeyi değerlendirmek için yeterli bilimsel yollar yoksa özgür iradeyi makul bir şekilde ileri sürebilir miyiz? Kişi önce özgür iradeyi varsaymazsa bilimin hakikatini makul bir şekilde iddia edebilir mi? Fizikçi Stephen Hawking ve George Ellis'in gözlemlediği gibi, "bilim felsefemizin tamamı, kişinin herhangi bir deneyi yapmakta özgür olduğu varsayımına dayanır." Ne zaman bilim yapsak zorunlu olarak özgür iradeyi ve yukarıdan-aşağıya nedenselliği -mantıken- varsayarız.

Son kertede filozof Timothy O'Connor'a göre özgürlük, "empirik/görgül kanıtlar aracılığıyla elde ettiğimiz fikirden ziyade ortaya koymaya muktedir olduğumuz istemlerimizin arasındadır".

Yazan: Joshua Moritz

Bu yazının özgün hali İngilizce olarak Templeton Vakfının websitesinde yayımlanmıştır.

23 Mayıs 2022 Pazartesi

Terapinin Neden Terapi Odasının Dışında da Etkili Olabileceğine İlişkin Bazı Nedenler

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

Photo by Yui Mok/PA Images/Getty
Fotoğraf: Yui Mok/PA Images/Getty

Sigmund Freud hastaları ile konuşurken genellikle göz teması kısıtlamalarından arınmış bir şekilde danışanının arkasına geçer ve döşemeli rahat bir koltuğa yaslanırdı. Ama danışanlarıyla çalışmayı sevdiği tek yol bu değildi. Bazı  zamanlarda Freud hastalarını Viyana'nın sokaklarına ve yeşil alanlarına götürürdü. Yan yana yürümenin bazılarının gevşemesine ve normalde olduğundan daha özgürce konuşmasına yardımcı olduğunu hissetmişti.

Bir yüzyılı hızlı ileri sardığımızda, günümüz ruh sağlığı hizmetlerine başvuran danışanlar farklı bir deneyim yaşayacaklar. Muhtemelen bir kanepede yatmaları istenmeyecek ancak terapileri neredeyse kesinlikle bir odada olacak. Mekan içinde olmanın birçok faydası var: Terapi odası mahremdir, öngörülebilirdir ve bir güvenlik veya çevreleme hissi sunabilir. Ama bu herkes için işe yaramıyor. Terapiden fayda görecek olanlardan bazıları, bu şekilde bir formatı oldukça rahatsız edici ve yüzleştirici bulduğu için terapiyi yarıda bırakmayı tercih edebiliyor. Bu kişiler için kapalı bir alanda bir terapistin karşısında oturmak son derece korkutucu, baskıcı ve kliniktir.

Uygulamalarımda terapiyi terapi odasının dışına taşımanın bazı faydalarını gördüm. Klinik psikoloji eğitimimden önce, evsiz gençlerle birkaç yıl geçirdim ve açık hava önemli bir terapötik alandı. Gençlerin çoğu başlangıçta psikolojik destek almak konusunda isteksizdi. Meslektaşlarım ve ben, desteğin nasıl olması gerektiği konusunda ön yargılı fikirlerle yaklaşmak yerine onlarla nerede buluşacağımız ve nasıl yardım edeceğimiz konusunda esnek olmamız gerektiğine karar verdik. Onlarla Birmingham sokaklarında yürürken, Göller Bölgesinde kano yaparken veya civardaki dağlara tırmanırken terapötik görüşmeler yürüttük. Daha geleneksel ortamlarda açık havaya çıktığımızda birçok genç terapi odasında görmediğimiz bir şekilde kendilerini açıldı.

Azınlık bir terapist grubu -çoğunlukla özelde çalışanlar- genellikle iç mekan terapisiyle birlikte açık havada konuşma terapisi de sunuyor. Bu dış mekanlar kırsal patikalardan, ormanlık alanlara, kent içi park veya yürüyüş yollarından doğal güzellik alanlarına ve hatta bir terapi odasının arkasındaki bahçeye kadar değişkenlik gösterebilir. Bazı terapistler ve danışanlar oturarak görüşürlerken bazıları "yürü ve konuş" formatında çalışır, bir başkaları da bahçe işleri yapma, tırmanma veya doğa yürüyüşü gibi açık hava etkinlikleriyle birleştirir. Bu oturumlarda doğa ya terapinin kendisine entegre edilebilir ya da daha pasif bir şekilde sürece bir zemin sağlayabilir. Bu tür uygulamalar yapan terapistler deneyimlerini anlattıklarında çoğu danışan için dış mekanın iç mekandaki terapiden daha etkili olmasa da aynı düzeyde etkili olduğunu bildirmiştir.

Bunun esasen neden doğru olduğuna ilişkin birçok nedeni vardır. Bir canlı tür olarak varlığımızın yüzde 99'unu avcı-toplayıcılar olarak tabii dünyanın içine dalarak geçirdik. 1984'te Amerikalı biyolog Edward O. Wilson, "biyofili" fikrini popülerleştirdi: İnsanlar sanayileşme ve kentleşme ile doğadan söküp atılmış olsa bile doğal dünya ile bağlantı kurmaya doğuştan ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyacı açıklamaya yönelik bir olasılık; açık hava terapisi iç dünyamızda derin köklere sahip cazibe ile özel bir bağ, güvenlik ve öngörülebilirlik sunması olabilir.

Sorunlar, insanlar tarafından bazen dışarıda daha az ezici şekilde hissedilebilir. Doğa, insan kusurlarımıza ve savunmasızlıklarımıza karşı kayıtsız bir konuma sahiptir ve modern yaşamın stres ve sıkıcılığının daha geniş varlığımızın yalnızca bir parçası olarak görülmesine izin verir. Bu nedenle doğa, insanları özgürleştirmek ve alternatif bakış açıları ortaya çıkarmak için eşsiz bir güce sahiptir. Bir çalışmada, yabani bakir doğada grup terapisi gören bir katılımcı, ortamın “dünyanın geri kalanından ayrılmasına ve zihnini temizlemesine” olanak sağladığını söylemiş. Bir terapist ise insanların doğada daha kolay açıldıklarını aktarmıştır. Başka bir çalışmada, danışanlar, doğal alanlar ile yeniden canlanan bir bağın kendilerine terapi bittikten sonra geri dönecekleri bir terapötik yer sağladığını anlattılar.

Birçok terapistin yakınlardaki yeşil alanlara erişimi yoktur; bunun yerine daha kentsel ortamlarda takılırlar. Doğanın yokluğunda bile yürümenin bir özgürlüğü vardır. "Yürüme ve konuşma terapisi" kullananlarla ilgili bir çalışmada bir terapist, "yürüme ve konuşma sırasında [bir danışanın] zihninin ve vücudunun bütünleştiğini, … bir şeye takılıp kaldıklarında sadece ileriye doğru yürümenin ve hareket halinde olmanın onlara yardımcı olduğunu" söylemiştir.

Yine de bu zenginlik dolu dış çevreye rağmen terapistlerin çoğu mekan içinde kalmaya devam ediyor. Bazıları konuşmalarının duyulacağından, danışan gizliliğini bozacağından, hava koşullarının rahatsız edici olabileceğinden veya terapiden kopabileceklerinden endişeleniyor. Diğerleri, danışanlar arasında geçiş yapmanın fazladan zaman almasından kaygılanıyor. Bazı terapistler açık havada terapi yapmak istemekte ancak çalıştıkları hizmetlerin kuralları gereği bunu yapmaları engellenmektedir.

Ayrıca dış mekan terapisi belirli danışanlar veya zorluklar için uygun olmayabilir. Terapistlerin “yürüme ve konuşma” terapisine ilişkin algılarını araştıran bir çalışmada, katılımcılar örneğin travmayla uğraşmanın zor olacağını bildirmişlerdir. Bir terapist şunları söylemiş: "Sokak yolunda travmalarımı işlemek istemem. Kapalı bir alanda bir ofiste oturmanın daha etik olduğunu düşünüyorum."

Bununla birlikte açık hava konuşma terapisini deneyimleyenler, bu engellerin bazılarının beklenenden daha az sorunlu olduğunu düşünmüş. Dış mekan konumunun uygun şekilde hazırlanması ve dikkatli seçilmesiyle birçok potansiyel risk azaltılabilir. Terapistler ayrıca potansiyel risklerin (yürüme esnasında başka biriyle tanışmak gibi) danışanlarıyla önceden tartışıldığı şeffaf ve sürekli bir onay sürecini önermektedir.

Danışan veya terapist dışarıya çıkmanın çok riskli veya rahatsız edici olduğunu düşünürse elbette içeride kalabilirler. Ancak dış mekan terapisi bazı danışanlara, terapistlere veya zorluklara uymadığı için bir başkaları için silinen bir seçenek olmamalıdır. Akıl sağlığı bakımından herkese uygun evrensel bir yaklaşım yoktur. Örneğin; bazı insanlar psikodinamik yaklaşımlar yerine bilişsel davranışçı terapiyi; bireysel terapiye karşın grup terapisini; dijital görüşmelere karşın yüz yüze görüşmeyi tercih edebilirler. Terapinin yerini seçmek de –içeride veya dışarıda– bundan farklı değildir.

Terapistler halihazırda birey merkezli hizmet -danışanın bireysel ihtiyaçlarına göre şekillenen bakım- sunmaktadırlar. Çoğu durumda bu uyarlama, terapinin içeriği için de gerçekleşir: Ne hakkında konuşulacağı ve nasıl yaklaşılacağı gibi. Bu konuşmanın gerçekleştiği yerin bağlamı da tartışılmalıdır çünkü terapi odasının sınırları bazı insanları yardım aramaktan tamamen alıkoyabilir. Dışarıdaki harika ortam danışan için uygun görünüyorsa terapistler Freud'un ayak izlerini takip etmekte ve terapi odasının ötesine geçmekte özgür olmalıdır.


Sam Cooley, Leicester Üniversitesinde stajyer klinik psikologdur. Spor ve egzersiz psikolojisi alanında doktora derecesine ve İngiliz Psikoloji Derneğin tarafından imtiyazlıdır. Kısa süre önce açık havada konuşma terapisi hakkında bir inceleme ve BPS kılavuzları yayınlamıştır.

8 Mayıs 2022 Pazar

Depresyonu Psikedelikler ile Tedavi Etmek: Bazı İkaz Bayrakları ve Sıkça Sorulan Sorular

❗️ Bu makalenin özgün haline Dr. Eiko Fried'ın kişisel web adresinden erişebilirsiniz (eiko-fried.com). Türkçe çevirisini web sitemde yayınlamama izin verdiği için kendisine teşekkür ederim. 

❗️ You can access the original version of this article on Dr Eiko Fried's personal website (eiko-fried.com). I thank him for allowing me to publish the Turkish translation on my website. 

Sihirli mantarların aktif maddesi olan psilosibin[EN - TR] yoluyla majör depresif bozukluğun tedavisine ilişkin yeni bir çalışma hakkında son günlerde çok fazla heyecan oluştu. Makalede ve ilgili sosyal medya gönderilerinde araştırmacılar tuhaf iddialarda bulundular. Örneğin; psikedeliklerin depresyonun yerleştiği beyinleri özgürleştirdiğini iddia ediyorlar. Bu iddialar, homeopati üzerine bir Youtube reklamından beklenebilecek ancak ciddi akademik konular üzerinde çalışan önde gelen araştırmacılardan duyulmasının beklenmeyeceği türden iddialar.

Bu iddiayı, depresyonla ve bu tür tedavilerle ilgilenen araştırmacılar ve insanlar arasındaki çok sayıda sosyal medya tartışması izledi. Tweetlerime cevaben, doğrudan deneyime sahip insanların da dahil olduğu birçok içgörülü yorumla karşılaştım. Ancak, gerçekten daha iyi bilmesi gereken psikiyatristlerin bazı şaşırtıcı ifadeleri de vardı (Örneğin; iyi bir dergide yayınlanan bu tek çalışma vardır, o halde konu kapanmıştır).

Bu nedenle bu konuyu takip ederken farkında olmanız gereken olası zorlukların bir listesini oluşturdum. Umarım bu konu listesi gazeteciler, doğrudan bunları deneyimlemiş insanlar, akademisyenler ve klinisyenler için yararlı olur. Değeri ne olursa olsun, şu konuda görüşlerimi sunabilecek nitelikte olduğumu düşünüyorum: Doktora derecemi depresyon üzerine yazdım ve 2010'dan beri depresyon üzerinde çalışıyorum ve konuyla ilgili yaklaşık 70 hakemli makalem yayımlandı. Ayrıca Leiden Üniversitesinde klinik deneyler üzerine dersler veriyorum.

Öyleyse devam edelim.

Psikedelikler majör depresif bozukluk için güvenli ve etkili tedaviler midir?


Kısa yanıt; gerçekten bilmiyoruz çünkü yeterince araştırma yok ve var olan araştırmaların birtakım büyük sorunları var. En önemlilerinden bazılarını aşağıda listeliyorum.

Kontrol Gruplarının Eksikliği

Bilimsel çalışmalar genellikle bir kontrol grubu olmayan “açık etiketli” çalışmalardır; bu aslında bir sorundur çünkü psikedeliklerin plasebodan daha iyi çalışıp çalışmadığı sorusunu yanıtsız biçimde açık bırakırlar. "Ama Eiko, plasebolar hiç yoktan iyidir, buradaki sorun ne?" Sorun şu ki zaten plaseboya sahibiz. Plasebolar ücretsizdirler ve yan etkileri yoktur. Plasebo etkisi için insanları potansiyel olarak zararlı etkileri olan psikedelik maddelere maruz bırakmaya gerek yok. Ayrıca zaten oldukça iyi çalışan tedavilerimiz var. Bu nedenle, psikedeliklerin güvenli ve etkili antidepresanlar olduğuna dair kanıt oluşturmak istiyorsak onları plasebo gruplarıyla ve nihayetinde standart tedavileri alan gruplarla karşılaştırmamız gerekir.

Körleme Eksikliği

Antidepresan olarak kullanılması hedeflenen psikedeliklerle ilgili çalışmaların bir kontrol grubu varsa katılımcılar genellikle hangi grupta olduklarını bilirler. Mikro-dozlama tekniğini kullanan çalışmalar vardır, ancak genellikle, bu çalışmalarda psikedelik deneyim, aktif terapötik bileşenin bir parçası olduğu varsayıldığında katılımcılar, bizim "körleme" olarak adlandırdığımız koşullarda değildirler. Bu iki nedenden dolayı bir sorundur.

Birincisi, kontrol grubunda olduklarına inanan insanlar tedavileri daha az etkili olarak değerlendirirler. Yani deney grubu, kontrol grubundan daha iyi işlemiyor. Çünkü deney grubu plasebo grubuna kıyasla daha iyi sonuçlar veriyor ancak kontrol grubundaki katılımcılar deney grubuna kıyasla daha olumsuz değerlendirmeler verme eğilimindeler (Plasebo grubu oluşturulduğu varsayıldığında). Kontrol gruplarındaki kişiler, kontrol grubunda olduklarını bilmeleri durumunda araştırma sürecini yarıda bırakıp terk etme olasılıkları daha yüksektir. Bu nedenle, terk oranları, insanların içinde bulundukları gruba kör bir biçimde girip girmediklerini kontrol etmenin iyi bir yoludur. 2018'de yeniden analiz ettiğimiz SMILES çalışmasında (depresyon tedavisi olarak diyete girme), kontrol grubundaki terk oranının yüksek olduğunu bulduk. Körleme ile ilgili bariz sorunlardan dolayı kontrol grubundaki terk oranı, diyet(deney) grubundakilerden 4 kat daha yüksekti.

Ne yazık ki araştırmacılar bazen körlemeyi kullanmada istekli değildirler, eğer diğer araştırmacılar, körlemenin kullanılıp kullanılmadığını sorarlarsa ve araştırmacılar da olumsuz sonuçlar buldularsa bu konuda dürüst olmazlar. Bir antidepresan olarak Ayahuasca üzerine yakın zamanda yapılan bir çalışmada, yazarlar “Çalışmamızda körlemenin yeterince sağlandığına inanıyoruz” diye belirtiyorlar. Makalenin eklerindeki materyallere baktığımızda Ayahuasca grubundaki 12 katılımcıdan 12'sinin (yani %100) Ayahuasca aldığını düşündüklerini, ancak plasebo grubundaki 14 katılımcıdan sadece 5'inin (yani %42) Ayahuasca aldıklarını varsaydıklarını görüyoruz.

Körleme eksikliğinin bir sorun olmasının ikinci bir nedeni daha vardır: Araştırmayı yürüten klinisyenler, katılımcıların hangi gruba ait katılımcılar olduğunu bilirler. Çalışma sonuçlarının genellikle bu klinisyenlerin bakış açısına dayandığını unutmayın. İnsanların içinde bulunduğu gruba kör olmadıklarında bu onların deneye ilişkin değerlendirmelerini etkileyebilir; bu nedenle deney ve kontrol grubu artık uygun şekilde karşılaştırılabilir değildir.

Çıkar Çatışması

Antidepresan ilaçlar (psikedelik maddeleri de içeren) üzerine yapılan araştırmalar genellikle ilaç endüstrisi tarafından finanse edilmektedir. Prensipte bu sorun değil, ancak endüstri destekli çalışmaların test edilen ilacın lehine sonuçlar bulma olasılığının bağımsız araştırmalardan 5 kat daha fazla olduğuna dair çok güçlü kanıtlar olduğunun farkında olmanız gerekir. Tıpta, genel olarak konuşursak, bu tür çıkar çatışmalarının olması psikolojiden daha yaygındır ve elbette araştırmacılar, örneğin, bir ilaç endüstrisine danışmanlık yapmak için fon aldıklarında en yüksek etik standartları koruyabilirler. Ancak çatışmalar o kadar yaygın ve belirgin hale geldi ki bazen bir makalenin ne kadar güvenilir olduğunu merak ediyorum. Örneğin, en yüksek itibarlı psikiyatri dergilerinden birinde yayınlanan "tedaviye dirençli depresyonda Ketamin ve Esketamin'e yönelik kanıtları sentezleyen" yakın tarihli bir "uluslararası uzman görüşü" makalesini ele alalım. Bu makalede Ketamin yoluyla depresyonu tedavi etmek için patent sahibi olmayı da içeren bazı çıkar çatışmaları beyan edilmiştir. Büyük finansal çıkarlar devreye girerse böyle bir fikir yazısının ne kadar dengeli olabileceğinden şüpheliyim.


Psikedelik literatüründeki birçok çalışmada bu tür çatışmalara rastlarsınız. Daha önce bu tür çatışmaların belirgin bir şekilde öne çıktığı alanlar hakkında yazdığım bir başka önemli 2016 Ketamin makalesi aklıma geliyor.

Dış Geçerlik

Şimdiye kadar yapılan çalışmalar genellikle çok az sayıda katılımcıya sahiptir. Bu, dış geçerlik dediğimiz bir şeyden dolayı sorunludur, yani araştırma kapsamında üzerinde çalışılan grubun verilerinin sonuçlarının, çalışmak istediğimiz genel grup üzerinde ne kadar genellenebilir olduğu sorunludur. Örneklem ne kadar küçükse genelleme yapmak o kadar güçleşir. Seçimlere ilişkin birkaç örnekle bu konuyla ilgili özel bir blog yazısı yazmıştım. Bir sonraki başkanlığı kimin kazanacağına yönelik güvenilir bir gösterge olarak 30 kişilik bir ankete güvenmezsiniz. O zaman neden 30 katılımcıyla yürütülmüş bir antidepresan çalışmasına daha fazla güvenesiniz? Aynı şey.

Bununla ilgili bir başka problem de, depresyon için psikedelik deneylere katılan kişilerin genellikle zaten psikedelikler ile ilgili öncesinde deneyimleri olan gönüllüler olmasıdır. Ancak psikedeliklerin güvenli ve etkili olduğunu önermek, çoğu durumda çoğu insan için işe yaradığını kanıtlamayı gerektirir (yine dış geçerlik sorunu) ve bunun için yeterli kanıt yoktur. "Fakat Eiko, önceki araştırmalarda katılımcıların sadece yarısı daha önce psikedelik ilaçlar kullandığını belirtti.” Evet, doğru ancak çalışmaların genellikle yasa dışı ağır uyuşturucu almanın ciddi yasal sonuçlara yol açabileceği ABD'de yapıldığını ve insanların önceden uyuşturucu kullanımını her zaman doğru olarak bildirmeyeceklerine inanmak için güçlü nedenler olduğunu unutmayın. Ayrıca, daha önce uyuşturucu deneyimleri olup olmadığını sorgulamak da alışılmadık bir durum değildir; bu da insanlara yalan söylemeleri için başka bir neden verir, çünkü potansiyel olarak hayat kurtarıcı tedaviye erişim elde etmek isterler. Yani buradaki insanlar tamamen dürüst değillerse bunu gerçekten anlarım. Ama dış geçerlik mevzubahis olduğunda bunun farkında olmamız gerekiyor.

Takip Çalışmalarının Süreleri

Araştırmalar yeni antidepresan ilaçlarını genellikle şiddetli, tedaviye dirençli depresyonu -kronik ve tekrarlayan bir hastalık- olan kişilerde test ettiklerini iddia ediyorlar. Ardından katılımcıların seyrini sadece birkaç gün veya hafta boyunca takip ediyorlar. İnsanlar bu dönemde biraz daha iyileşse bile, bu, belirtilerin kısa süreli bir azalmasından ziyade bunun bir özgün tedavi olarak işe yaradığı anlamına gelmez.

Yukarıda bahsettiğim, katılımcılarının ortalama 11 yıl boyunca depresyondan muzdarip olduğu Ayahuasca çalışmasını hatırlıyor musunuz? Çalışma 7 gün sürmüş ve sonra durdurulmuştur. Yazarlar, çalışmalarının “psikedeliklerin güvenliğini ve terapötik değerini” desteklediğini iddia etmişler. Kanser gibi başka bir şiddetli ve tekrarlayan kronik hastalığınız olsaydı ve tedavi çalışmaları için seyrinizi sadece 7 gün boyunca takip etselerdi, bu sizin için sorun olmaz mıydı?

"Ama Eiko, antidepresan tedavileri ve psikoterapi de dahil olmak üzere birçok başka çalışmada çok benzer sorunlar var". Kesinlikle. Ancak bu, ne yazık ki, psikedeliklerle ilgili çalışmaları daha güvenilir kılmaz - sadece bu tür sorunları olan belirli çalışmalar hakkında şüpheler uyandırır.

Diğer İkaz Bayrakları

Başka birçok ikaz bayrağı söz konusu. Araştırmalar, insanların ne kadar iyileştiğini görmek için genellikle birden fazla ölçüm kullanır ve ardından tedavinin en iyi sonuç verdiği ölçümleri diğerlerinin arasından seçerek raporlar veya çalışma protokolünde kayıt ettiği bir birincil sonuca sahiptiler ancak daha iyi "çalışan" bir başka sonucau gördüklerinde ona geçiş yaparlar. Endüstri sponsorluğu ile yapılan çalışmaların bu tür örüntüleri gösterme olasılığının daha yüksek olduğunu gösteren literatür var. On yıllardır yaygın olarak bilindiği halde, belirtiler ortadan kalksa bile, insanlar hala yaşam kalitesi, işlevsellikte bozulma vb. ile ilgili ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldığında araştırmalar birincil sonuç olarak belirtilerin azaltıldığına yönelik bulgulara odaklanmaktadır. İyileşmeye ilişkin ölçüm, insanların sergiledikleri belirli belirtilere ek olarak, insanların yaşamlarının nasıl olduğuna odaklanmalıdır.

Bilim insanlarının bu gibi sorunları incelemesi zaman alıcıdır ve pek de ödüllendirici değildir. Yazarlar genellikle endüstri tarafından desteklenir ve bağımsızlıkları sorgulanabilir durumdadır. Dergiler, çıkar çatışmaları ve hakem incelemesi ile ilgili yapısal sorunlara işaret ettiği için makalelerdeki büyük kusurlar konusunda hızla savunmaya geçerler. Sonrasında eleştirel yorumlar yayınlansa bile, genellikle hak ettikleri ilgiyi görmüyorlar. Depresyonu tedavi etmek için psikedelikleri kullanmak üzerine bir gazete makalesi yazmak, bahsigeçen çalışmanın sonuçları çarpıttığını ve çoklu ölçümleme, dış geçerlik ve körleme sorunları olduğunu söyleyen bir başka yazıdan çok daha dikkat çekici. Bu yüzden bu ilaçların gerçekten işe yarayıp yaramadığı sorusu yanıtsız kalıyor.

Neyse ki bu zorlu bir iş olsa da Dr. Ioana Cristea gibi bazı kişiler bu işi yapıyor. Depresyonu tedavi etmek için eğlence amaçlı ilaçların kullanımıyla ilgili artan literatürde tanımlanmış sorunların örneklerini burada ve burada bulabilirsiniz. Ayrıca burada ve burada Ketamin'e odaklanarak birkaç kez bu konu hakkında yazılar yazdık.

Gidişat

Genel olarak konuşursak zihinsel sağlık sorunları olan kişilerin genellikle bu sorunların temelinde nedenler vardır. Depresyon açısından konuşmak gerekirse insanlar genellikle işsiz olmak ve iş bulmak için çok uğraşıp iş bulamamak gibi kaçması zor yaşam durumlarında sıkışıp kalırlar. Elbette depresyona giden birçok başka yol ve depresyona girmenin birçok yolu var. Ancak, insanlar sürdürdükleri yaşamlarından nadiren koparlar. Yaşam koşulları yeterince şiddetliyse ne kadar dirençli olursak olalım çoğumuz depresyona gireriz. Örneğin; anksiyete bozuklukları açısından iyi olmamak genellikle travmatik olayın şiddetli stres etmenlerinden önce gelir - yani, yine yaşam koşulları/durumları.

Herhangi bir ilacın bir kerelik dozunun (hatta tekrarlanan dozlarının) bu tür sorunları temelli çözebileceği fikri bana tuhaf geliyor çünkü dünya böyle yapılandırılmamış. Uyuşturucular işsizliği, engelliliği, cinsiyetçiliği, damgalamayı veya tacizci bir partneri çözemez. Savunucuları sıklıkla, ilaçların bu deneyimlerle daha iyi ilişki kurmasına yardımcı olabileceğini ve belki de bazı insanlar ve bazı problemler için bunun mümkün olduğunu ve belki de bazı psikoterapilerin bu şekilde çalıştığını söylüyorlar. Ancak psikedeliklerin bunu başardığına dair güçlü bir bilimsel kanıt yok ve bu nedenle şüpheci kalmalıyız.

Özetle, bu sonuçlar her ne kadar “sadece” bazıları için işe yarasa da her türlü tedavi seçeneğini araştırmak için gerekli olan zihinsel sağlık sorunlarına sahip insanlara/katılımcılara kesinlikle borçluyuz. Klinik psikoloji ve psikiyatride her soruna tek bir çözüm yaklaşımının pek işe yaramaması sorun değil. Katılımcılar bize bir şeyin yararlı olduğunu söylerlerse (Örneğin; pek çok kişinin rahatlamasını sağlayan tıbbi marihuananın işe yarama biçimi) bu konuda deneyimleri olan insanları dinlemeliyiz. Araştırmacılar tedavilerle ilgili olumlu deneyimleri olan klinisyenleri de kesinlikle dinlemelidir.

Ama aynı zamanda insanlar için abartılara ve heveslere karşı şüpheci olmayı da borçluyuz. İşe yarayan mevcut tedaviler var. Bunlar her zaman bizim istediğimiz kadar iyi çalışmıyorlar ama işe yarıyorlar ve yeni mucizevi ilaç tedavileri tehlikelidir çünkü daha sonra etkili ve potansiyel olarak hayat kurtarıcı bir tedavi alamayan bir kişiye uygulanabilir. Geçen yüzyılda yüzlerce büyük vaatler edilmiş mucizevi tedavileri gördük. Çok az bir kısmı bazı insanlar için oldukça iyi çalıştı. Hiçbiri herkes için inanılmaz derecede iyi çalışmadı. Psikedelikler de mucizevi bir tedavi olmayacaktır ve o yeni Nature Medicine makalesine geri dönersek: Hayır, bu ilaçlar "kemikleşmiş depresif beyninizi özgürleştirmeyecekler"[1]. Depresyon böyle bir şey değildir. Ne ilaçlar ne de insan beyni böyle çalışmıyor.


❗️ Bu makalenin özgün haline Dr. Eiko Fried'ın kişisel web adresinden erişebilirsiniz (eiko-fried.com). Türkçe çevirisini web sitemde yayınlamama izin verdiği için kendisine teşekkür ederim. 

❗️ You can access the original version of this article on Dr Eiko Fried's personal website (eiko-fried.com). I thank him for allowing me to publish the Turkish translation on my website.