9 Kasım 2013 Cumartesi

Şemsiyenin Sırrı

Şemsiye kardan korumak için değil. Adamın yüzünü saklıyor sadece. Eldivene rağmen buz kesmiş elleriyle sıktıkça sıkıyor adam. Birazdan yapacağı şey için şemsiyenin sapından cesaret topluyor. Az sonra kurtulacak derdinden. Ne istediğini gayet iyi biliyor. Tam önünden geçecek kadın, tam zamanında. Yine de saatlerce bekledi onu. Olur ya vaktinde önce çıkardı yola.
İşte geliyor sevdiği. Her adımda biraz daha yaklaşıyor. Aşkıma karşılık bulmasam da olur diyor adam, ama sevildiğini bilmeye hakkı var sevdiğimin. Çünkü adalet, eşitlikten önemlidir. Evet, kesinlikle kadına hakkını teslim edecek. Bunu yapmazsa vicdan azabından ölecek.
Şimdi fark etti, kadının şemsiyesi yok. O da kapatsın mı hemen, yoksa elindekini onun başına mı uzatsın? Özür mü dilesin önce, adını mı söylesin, söze nasıl başlasın? Yeter ki sevgi dileniyor sanılmasın. Hanımefendi bendeniz… Yok, kendini övemez… Size dün ilk görüşte… Hayır hayır, cüretini izah edemez. Biraz evvel nasılda yağıyordu duygular, şimdi ne oldu birden? Aman güneş çıkmasın, erimesin bu an.
Kadın kar taneleri gibi uçuş uçuş çıkıyor önünden. Sesi çıkmıyor adamın. Çıkamıyor. Kelimelerine işleyen soğuk, avuç içlerini terletiyor. Şemsiye gayet sakin. Bu kez utancını örtüyor adamın. Meğer karalığı sır saklamaktanmış. Onu tutan ele aşkla bağlıymış.


22 Eylül 2013 Pazar

Boşluk



Nice antik kent, nice harabe, nice yeraltı mağarası nice boşluk bulunur da yeryüzünde hiçbirinin boşluğu insanın boşluğuna benzemez. O daracık göğüs kafesi bütün mesafelerden uzun bütün boşluklardan karanlıktır yeri geldiğinde. İnsan onca boşluğu onca açığı gediği bulur da sıra kendisine geldiğinde aklı karışır, yolu şaşırır. İşte aşk, o boşluğun çaresi gibi gelirse sana aldanma. Boşluğu anlamandır bütün marifet. Hatta boşluk olmak, unutma. Günün birinde arkandan bir ses ‘aşk… aşk…’ diye seslenirse boşluk aydınlanacaktır, dolacak değil. Dua et ki şifa bir ses olarak başının üstünden geçsin. Olduğun yerde bir Mevlevi gibi eğil de selam ver. Kar beyazı gömleğinin içinden akan teri ürperişin incisi say. Sanır mısın ki Hızır ile İlyas ölümsüzlük suyunun peşine düşen maceraperest ve dünya severlerdi. Hayır, hayır, bir kez olsun ‘aşk… aşk…’ diye göz kırpmıştı da onlara kader, onlar o cilvenin etkisiyle yollara düştüler. Sonra da onlardan geriye gülün sonsuz hatırası kaldı. Şimdi dönüp de bana ‘Neden gül?’ diye sorma. Hiç sorma. Rilke değil miydi, parmağına batan gül dikeni sebebiyle ölen. Ey saf çelişki. O çelişkinin haberiyle dolsun kulağın.

– Ömer Erdem

7 Eylül 2013 Cumartesi

Bulutların Yüksekliği

Hatta yetinmeyecek göğün yalnızlığını bitiren, göğü can sıkıntısından, kendi etrafında döne döne aklının karışıp, başının dönmesinden kurtaran şey de diyeceğim. Şüphesiz gökyüzünde dolaşan tek canlı kuşlar, böcekler, görüp görmediğimiz canlılar değildir. Bulutlar da bal gibi canlıdırlar ve gökyüzünden yeryüzüne baka baka, geze gözleye, tıpkı bir kâşif, tıpkı bir biyolog ve matematikçi, daha ötesi bir sanatçı, ressam, şair, mimar, heykeltıraş, şakacı bir sihirbaz, oyuna meraklı bir romancı gibi, yeryüzünde gördükleri her şeyi taklit etmeye, deveden kuşa, armuttan cine, periye, kaplandan güzel bir kadın siluetine bürünmeleri bu yüzdendir. Bakın hele dikkatle bakın şu bir dizi bükülmüş ve elindeki çiçek demetini sevgilisine uzatan genç adam ile yüzünü muzipçe öteki tarafa dönerek adeta nazlanan bulutta bir rol yeteneği, bir tiyatro sahnesi havası dahası bir hayat emaresi yok mu?
Ne olursa olsun ben bulutların canlı olduklarını varlığın bir ele geçmez formülü gibi gökte salındıklarını düşünürüm. Bazen onlara yağmur bombaları atıldığını, türlü hilelerle yolundan saptırıldıklarını hatta insanlığın gelecekte yaşayacağı muhtemel ekolojik savaşlarda baş rolü onun oynayacağını duyarım. Şimdiden hukuk kitapları yazıldığını, gizli gizli toplantılarda sanal planlar yapıldığını işitirim. Düşünürüm de bulutların ebediyen çekip gittiği şehirlerde, git git bitmeyen ovalarda, çöllerin akıl karıştırıcı tepelerinde, dağ başlarında, orman üstlerinde, deniz eteklerinde bulutsuz bir dünya ile baş başa kalmak manzarası karşısında paniklerim. İşte bu yüzden, hem yandan yandan ağlayan kadına yazıklanıyor hem de içimden geçenleri çok uzaktan okumuş gibi bana göz kırpan buluta gülümsüyorum.
Hem niye unutalım hem niye küselim. Ömründe, çocukluğunda veya gençliğinde, yaşlılığın balında, bir kez olsun uzandığı çimenlikte bulutları seyretmemiş, oturduğu balkonda bulutlara selam göndermemiş, gençliği enerjisiyle sıçrayıp da bir buluta dokunmanın cezbesine kapılmamış kaç kişi var içimizde. Onun öfkesi, kararıp dönmesi, şimşek çatlamaları içinde yere inmesi bile bir umut ve mutluluk göstergesi değil mi? İnsanoğlu sevdiklerini onca şeyle korkutur da hem, ne zaman görülmüş bir bulut kümesi bir bulut geçişi ile korkutması. Bu sebepsiz mi? Hani biraz daha ileri gitsem, divan şairlerinin döne dolana söyledikleri, bir genç ve kutsal önderin bir bulut tarafından sürekli takip edilip gölgelenmesini de söyleyeceğim.

Her an ve her bir şekilde bir.

Ressamların, belgeselcilerin, fotoğrafçıların, onları nasıl beklediklerini, renklerine renk, resimlerine ruh, çerçevelerine enginlik vermelerini nasıl da istediklerini görmek, onları anlamak hiç zor değil. Hem şöyle bir şey daha var. Ufuk duygusu, gökyüzüne dağılmış bulut kümeciklerinin dokunuşlarıyla insan ruhuna hem ilham verir hem de onu estetik duyuşa dönüştürmez mi? Bir de şu var, bir de şu var, ben Van'ın bulutunu Konya’da, Antalya'nın bulutunu Ardahan’da, Tuz Gölü’nün bulutunu İzmir önlerinde hiç görmedim. Her an ve her bir şekilde bir, biricik ve taklit edilemezlik içindedirler bulutlar. Hayatın ve yaşam döngüsünün mucizevi dirilişini bir gök ezgisi gibi gezdirip durular.
Şimdi biliyor ve hissediyorum, akşam vakitleri Ege’nin serinlemeye yüz tutan sularının ufkunda şavkımaya durmuş bulut perdelerinin arkasından batacak güneş. Kaçkar dağlarının zirvelerinde bir tütsücü gibi eteklerini toplaya toplaya yol alacak. İstanbul’da ise, Boğaz sularından Marmara açıklarına, Üsküdar tepelerinden Sarayburnu önlerine, Haliç içlerinden Fenerbahçe burnunun eteklerine değin bazen bakır levhalar, bazen süpürge saçakları, bazen iri bir kartal başı, bazen bir dönen duman dürbünü gibi gözümüze, ruhumuza ve asıl önemlisi ufkumuza dokunacaklar.
Eylül ile beraber bulutlar döndü. Şimdiki vaktin kuşları artık yaza kadar hep onlar olacaklar. Daha az yalnız ve daha cilveli bir gökyüzü göreceğiz. Şu yol alan yolcu motoru da eğer bir fotoğraf karesine girerse gökten düşmüş sanılacak. Sabahlar, akşam vakitleri kadar güzel olacak, yüksek bulutlar altında…

-Ömer Erdem



27 Mayıs 2013 Pazartesi

Papatya - Kısa Deneme

İnsan doğası gereği değişkendir. Kararlarını, davranışlarını, düşüncelerini, duygularını çoğu kez stabil tutamaz. "Denge" kavramı  başlarda anlamsızdır, lügatindeki sıradan sözcükler yığınında, değersiz bir yeri vardır yalnızca. Çünkü kaybetmek nedir, bilmiyordur henüz. Elindekilerin değerinin farkında değildir çoğu kere. Ve zamanla bu kıymet bilmezlik artar durmadan. Giderek nankörleşir. Anlamaz kadri kıymetini sahip olduklarının. Mutluluklarının, gücünün, duyumsamalarının ve en nihayetinde sevdikleri o biricik insanların... Ben de bu değerbilmezler kervanın başında gelen bedevilerdendim sanırım... Ta ki kaybetmek nedir bildim ya işte, o gün farkına vardım bir zamanlar dünyanın en talihli insanı iken birden elindeki varı yoğu alınmış bir tek beş para etmez ruhuyla baş başa kalmış birisi olduğumu. Ama biliyor musunuz, insanın zamana bırakınca alışamayacağı şey yok gibi. Ve günler, aylar geçtikçe, insanın tek avuntusu geçmişten kalan hatıralar oluyor. Bir daha geri gel(e)meyecek olan o anlarda vakit geçirir hale geliyor akıl zamanla. "Keşke"lerin ve "neyse"lerin arasında dolanıp volta atıyor umutsuzca, ah-ı vah ederek. Benim ise tek fotoğrafım var içinde "O"nunla yaşadığım. Tasvir edebileceğim tek bir anı. Ne kadar kısıtlandırılmış, gündelik dünyadan yalıtılmış değil mi?..  Ama işte yetinmeyi öğreniyorsun. Elden başka ne çare gelir ki...

       "Gülgonca" derdim hep ona. Çok yakışırdı bu isim. Severdi de böyle hitap etmemi. Her söylediğim de cennetten gelme bir gülümseme belirirdi yüzünde, biraz da utangaçtı yapısı gereği ya. Bu yüzden yanakları al al kızarırdı.  Çok severdim o halini. Güldüğü zaman ruhum en mutlu zamanlarını geçirirdi onun yanında, bir daha hiç olmayacağı kadar. Sanırım onu her zaman bu portresiyle hatırlayacağım. Başında da tüm gün dolana dolana beraber topladığımız papatyalardan yaptığım bir çiçek taç vardı, çok severdi papatyaları. Bu yüzden papatyalar her zaman daha bir güzel gelir gözüme o günden beri. 

17 Mayıs 2013 Cuma

YERALTI

"Fazlasıyla bilinçli olmak, hatta bilicin her türlüsü hastalıktır." diyordu, fazlasıyla bilinçli olmanın bedelini, ömür boyu sürecek ağır bir yalnızlıkla ödeyen kahramanımız. Farkında olarak yaşamanın cezası, hayatı boyunca huzur yüzü görmemekti. En kötüsü de, o her şeyin farkındayken kimsenin onun farkında olmamasıydı. Hani şu, hayatı çok merak edilmeyen, hiçbir ayırt edici özelliği olmadığı sanılan insanlardan bir insan... Oysaki nelerini vermezdi, olumsuz da olsa bir nitelik atfedilmesi için kendisine. 'Şu tembel adam' deseler, 'Hani şu ters, aksi adam mı?' diye sorsalar ne olurdu sanki! Hiçbiri olmadı. Kimse görmedi. O da yalnızlığına çekildi, yani yeraltına...

12 Mayıs 2013 Pazar

Düşünceler Üzerine Kısaca

- Peki, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

+  Nasıl hissediyor olabilirim? İnsanlar artık düşünmüyor. Sadece hissediyor. "Nasıl hissediyorsun?", "Üzgünüm ama bizim grup olarak hissettiklerimiz farkl…", "Bu konuda hiç iyi hissetmiyorum.". Biliyor musun, bizim neslimizin en önemli sorunlarından biri hissettiklerine düşünce ve fikirlerden daha çok önem veren insanlar tarafından yönetilmesidir. Düşünce ve fikirler... Benim ilgimi çeken bunlar. Bana ne düşündüğümü sor, ne hissettiğimi değil.

 -Ne düşünüyorsun Margaret?

+ Düşüncelerine dikkat et, bir gün sözün olurlar. Sözlerine dikkat et bir gün hareketin olurlar. Hareketlerine dikkat et, bir gün alışkanlığın olurlar. Alışkanlıklarına dikkat et, bir gün karakterin olurlar. Ve en önemlisi karakterine dikkat et, bir gün kaderin olurlar. Ne düşünürsek o oluruz. Babam böyle derdi...