google analytics

6 Eylül 2022 Salı

Yas Sürecinin Felsefi Açıdan Bir Tesellisi Olabilir mi?

1967'de iki psikiyatrist, Thomas Holmes ve Richard Rahe, farklı önemli yaşam olaylarının yıkıcılığını ölçen bir ölçek geliştirdiklerini bildirdiler. Holmes ve Rahe yüzlerce kişiden çeşitli olayları, her birinin yaşamlarında ne kadar yeniden düzenleme gerektireceğini düşündüklerine göre derecelendirmelerini istedi. En yüksek puana sahip 20 olaydan üçü, katılımcıların tanıdıklarının ölümü üzerineydi: Yakın bir arkadaşın ölümü (ölçeğe göre 37 puan), yakın bir aile üyesinin ölümü (63), ve en üst sıralarda, kişinin eşinin ölümü (100).

Ölçeğe göre diğer kayıp biçimleri ve ortalama puanları

Bu bulgular, başkalarının ölümlerine verdiğimiz yoğun tepkilerin değeri hakkında - yasın değeri hakkında - önemli felsefi soruları gündeme getiriyor. Yas şüphesiz can sıkıcıdır. Genellikle aylar olmasa da haftalarca süren çalkantılı duygular barındırır: Yasın merkezindeki üzüntü veya keder, ve bunlara eşlik eden endişe, suçluluk veya öfke gibi diğer 'olumsuz' duygular.

Gerçekten de, ilk bakışta yas, insana nerdeyse hiçbir şey kazandırmazmış gibidir. Yine de, hayatımızın yas olmadan daha iyi olacağı düşüncesi yanlış yönlendirilmiş bir düşünce gibi görünüyor. Şunu düşünelim: İnsanlar standart olarak başkalarının acı çekmesini önlemeye çalışmanın ahlaki açıdan takdire değer olduğunu varsayarlar. Yine de yas durumunda çoğumuz başka birinin acısını tamamen gidermeye çalışmak konusunda anlaşılır bir şekilde tereddüt ederiz. Yakınını kaybetmiş bir arkadaşın acısını silebilecek bir hapınız olsaydı, arkadaşınıza bu tür bir 'yas tedavisi' önermek ahlaki olarak duyarsızlık olurdu. Başkalarının acılarını hafifletmek amacıyla sıradan bir ahlaki görevimiz gibi doğrudan onların yasını azaltmaya çalışmak pek de uygulanabilir gibi görülmüyor, bu durum aslında yas ile ilişkili acıların bir şekilde bizim için değerli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle bu acılı süreci hiç deneyimlememek, onu deneyimlemekten daha kötü görünüyor.

Yas paradoksu dediğim şeyi oluşturan bir dizi fikir, yası şu şekilde ele alır:

(1) Yas kötü hissettirir ve bu nedenle ondan kaçınılmalı veya yakınılmalıdır.

(2) Yas öyle değerlidir ki biz (ve diğerleri) ondan tamamen kaçınmamalı ve yas tuttuğumuz için minnettar olmalıyız.

Bu paradoks çözülebilir mi? (1)'i reddetmek, yasın kötü hissettirdiği iddiasını reddetmek olacaktır ki bu da inkar etmesi güçtür. Paradoksu çözmenin daha umut verici yolu, (2)'yi savunmaktır: Yasın değerli olduğunu ve bu nedenle kötü hissedilmesine rağmen yastan kaçınılmaması veya yakınılmaması gerektiğini gösterilmelidir. Böylesi bir fikri savunmak, yasın erdemini tanımlanmayı gerektiriyor.

İnsani erdemler ile ilgili sorular felsefenin alanı olsa da filozoflar diğer konulara kıyasla yas hakkında nispeten çok az şey söylemişlerdir. Filozofların söyledikleri bazen yasa karşı şaşırtıcı bir düşmanlık içinde olduklarına işaret etmektedir. Örneğin Platon, Phaedo diyaloğunda ustası Sokrates'in son anlarını anlatır. Sokrates ölümcül baldıran otu bardağını yemeye hazırlanırken, arkadaşlarını ve takipçilerini ölüm ihtimaline ağladıkları için azarlar. Sokrates, ölümünün kendisi için kötü olacağına yönelik yanlış bir inanç içinde oldukları için sevdiklerinin  yaslarının yanlış bir inancı yansıttığını söyler. Onlara, ruhunun ölümsüz olduğunu ve ölümün onun beden "hapishanesinden" kurtuluşunu temsil ettiği için ölümünün kendisi için bir fayda/erdem getireceğini belirtir.

Bakınız: Sokratesin Ölümü

Sokrates'in metafiziği bir yana, yas konusunda yanılan odur. Arkadaşları ve takipçileri, ölümünün kendisi için bir kayıp olmadığı konusunda hemfikir olabilirler, ancak üzüldükleri şey kendileri için bir kayıptır - yoldaşlarını ve öğretmenlerini kaybediyorlardır. Bu açıdan, yasın reddedilmesi, kişilerarası ilişkilerin değerine ilişkin biraz kaba bir anlayışı yansıtıyor gibi görünüyor. Seneca'nın Moral Letters to Lucilius'ta önerdiği gibi, yakın ilişki içinde olduğumuz kişiler, kaybedilen bir gömlek gibi yerine yenisini alarak değiştirebileceğiniz eşya değildir. İlişkilerimiz, yalnızca sağladıkları faydalar için değil, aynı zamanda yaşamlarımızın etrafında yönlendiği merkezi layihalar veya bağlılıklar olarak özünde de değerlidir. Nihayetinde biz insanlar başkalarının ölümlerinin bizim için ne denli önemli yitim olduğuna ve hayatımızda yeri doldurulamaz bir rol oynayanların kaybına yas tutarız.

Benim değerlendirmeme göre hayatlarımızda temel bir yeri olan kişilerin ölümlerine yas tutmamız, yastan kaçınılmaması veya yakınılmaması gerektiği fikrini savunmanın ve yas paradoksunun çözümünün anahtarıdır. Yaşamımız boyunca herkesin ölümünün yasını tutmuyoruz - nitekim, muhtemelen bu imkansızdır da. Yalnızca özdeşlik oluşturan bir ilişkiye, kendimiz ve yaşamlarımız için en önemli olanı anlamamızın merkezinde yer edinen bir ilişkiye ve sahip olduğumuz kişilerin ölümlerine üzülürüz. İster bir eşin, bir ebeveynin, bir akrabanın ya da sevilen bir siyasi veya kültürel şahsın ölümü olsun, geçmişimiz ve geleceğimiz için çok önemli olan birinin ölümü, doğal olarak yasla bağlantılı acı verici duygulara neden olacaktır. Bu ölümler bizde de bir tür kimlik bunalımını uyandırabilir. Hayatımızda yeri doldurulamaz bir rolü olan birinin ölmesi, kendimize dair bir duyguyu kaybetmemizdir. Yas tutan birçok insan, kayıplarını kimlikle ilgili terimlerle tanımlar ("Kendimden bir parçayı kaybettim") ve sanki tanıdık yaşanmış dünyaları pek mantıklı değilmiş gibi bir yönelim bozukluğu hissi bildirirler.

Roman, annesinin ölümüne yas tutamayan bir kahramana odaklanır.

Bence yas, bu kayıpları işaret eden duygusal bir durumdur. Bu, yasın öneminin bir parçasıdır. Duygularımız bize değer verdiğimiz şeyler hakkında bilgi verebilir. Korku, değer verdiğimiz şeylere yönelik olası tehditler konusunda bizi uyararak değerlerimiz hakkında bizi bilgilendirir; öfke, umursadığımız bir şeyin başka birinin haksız eylemleri nedeniyle zarar gördüğünü veya baltalandığını bize bildirir, vesaire. Yas durumunda hissettiğimiz şey, şu anda ölen kişiyle ilişkimizde neye değer verdiğimiz hakkında duygusal açıdan güçlü bir şekilde bize bildirir. Yas, o kişinin günlük yaşamımıza ne kattığını, kendi hedeflerimizi ve kararlılığımızı nasıl şekillendirdiğini ve ne gibi imrendiğimiz, takdire şayan özellikler (ve bazen kaçınmak isteyebileceğimiz daha az takdire şayan özellikler) sergilediğini anlamamızı sağlar; yaşadığımız incinme hissi, bunları fark etmemize ve üzerinde düşünmemize neden olur. Yas dönemleri, acı vericilik açısından bizim için iyi olmasa da tüm acı verici duygulardan arındırılmış bir yas sürecine kıyasla daha değerlidir çünkü duygulardan arınmış yas süreci bizi kaybettiklerimizle ilgili kritik bilgilerden mahrum bırakır. Öyleyse, yasın acıları, bize kaybı anlamak için bir araç olarak hizmet etmesi için esastır.

Yas, kaybın üstesinden gelmemizde yardım edici bir role sahiptir. Yas can sıkıcı olduğu için kaybı nasıl yaşayacağımızı anlamamız bizi motive eder. Bu, merhumla ilişkilerimizi bitirmek anlamına gelmez. Çoğu durumda, zevklerimizi ve değerlerimizi etkilemeye devam ettikleri ve başka hiçbir şey değilse bile, onlarla olan ilişkilerimiz hafızamızda devam ettiği için ölen kişiyle ilişki kurmaya devam ederiz. Elbette ilişkilerimiz eskisi gibi tamamen aynı şartlarda devam edemez. Ölen amcamızla balığa gidemeyiz, ölen bir eşle tatil planlayamayız ya da vefat etmiş eski arkadaşlarımızla üniversite günlerimizi hatırlayamayız. Yas, bu tür ilişkileri nasıl değiştireceğimiz konusunda bize bol miktarda bilgi sunar. Yine, duygularımız bize neyi önemsediğimizi ortaya çıkarır. Yas ve onunla ilişkili duygular, ileriye dönük olarak, hayatımızın nasıl olmasını istediğimiz de dahil olmak üzere kimliğimizi ve değerlerimizi sorgulamamıza olanak sağlar.

Örneğin; dul kalan kişilerin genellikle eşleriyle paylaştıkları konutta yaşamaya devam edip etmeyeceklerine karar vermesi gerekir. Böyle bir karar, kişinin neye değer verdiğini açıklığa kavuşturmayı gerektirir: Diyelim ki o yerde yaşamanın değeri, şu anda ölen eşle paylaşılan bir ev olmasına bağlı mı? Bu tür bir soru, nihayetinde, eşin bir zamanlar kişinin planlarına ve kimliğine nasıl uyduğu – ve uymaya devam edebileceği – ile ilgilidir. Paylaşılan evden uzaklaşma olasılığı konusunda suçluluk hisseden bir dul, orada yaşamaya devam etmeyi, hayatını ölen eşiyle paylaşmaya devam etme taahhüdünü içeren bir seçim olarak görebilir veya tersine; konutta kalmaktan endişe duymak, bunun farklı bir anlamı olduğunu (örneğin, belki de ilişkide bir gerilim kaynağı olduğunu) ve farklı bir karara yol açabileceğini de düşündürebilir.

Aynı şekilde, duygusal tepkiler de bizim için önemli olan kişilerin ölümünün ardından yaptığımız diğer birçok seçimi bize anımsatmaya yardımcı olabilir: Vefat eden kişinin hangi eşyalarını alıkoymalı mı ya da başkasına mı vermeli; hangi hayır kurumları merhumun mal varlığını almalı; ölen kişinin sosyal medya profillerinin silinip silinmeyeceği kararı gibi. Yas, kayıpla nasıl yaşayacağımız konusundaki seçimlerimizi bizim yerimize yapamaz. Ancak yas duyguları, bu tür seçimlerde tehlikede olan değerleri kavramamıza yardımcı olur. Üzüntü ve kayıp duyguları, ölen kişinin bu niteliklerinin ve onların bizim üzerimizde etkileri ve en çok sürdürmek istediğimiz özelliklerimizi de öne çıkarabilir.

Bu nedenle, yas sırasında maruz kaldığımız duygular, değer verdiğimiz şeyleri daha net bir şekilde ortaya çıkarır. Sonuç? Üzüldüğümüzde, kimliklerimizi yeniden şekillendirmek ve kendimizi daha iyi tanımak için - bizim için önemli olan biri artık yaşamıyorken kim olacağımızı anlamak için - bize bir araç olur. Rainer Maria Rilke'nin yazdığı üzere, başkalarının ölümleri bizi 'yaralar' ve aynı zamanda 'bizi kendimizin ve o kişinin varlığının daha mükemmel bir kavrayışına doğru yükseltir'.

Yasın elbette her tezahürü faydalı değildir. Bazen yasın acısı dayanılmaz olur (Ne yazık ki yas, intihar için bir risk faktörüdür) Yine de, yasın, kendimizi kötü hissettirmesine rağmen, genellikle kendimizi tanıma fırsatı sunduğu gerçeği, yas paradoksunun nasıl çözülebileceğini bize işaret eder. Hiç şüphe yok ki yas süreci streslidir. Ancak yas, mümkün olduğunca çabuk çözüleceğini ummamız gereken utanç verici bir durum değildir; bilakis kayba uyum sağlamak için potansiyel açıdan güçlü bir aracıdır. Nitekim biz ölümlüler, bu nedenle yas tutabildiğimiz için minnettar olmalıyız.

Michael Cholbi, Edinburgh Üniversitesinde felsefe profesörü ve kürsü başkanıdır. Etik l, pratik etik ve ölüm ile ölüm felsefesi alanlarında geniş çapta yayınları bulunmaktadır. Son kitabı Yas: Felsefi Bir Rehber (2022).

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Hedeflerinize Ulaşmak için İrade Gücünü Unutun Bunun Yerine Araç Kutunuzu Doldurun

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

Daha sık egzersiz yapmak. Sosyal medyada daha az zaman harcamak. Partnerinize karşı daha nazik olmak. İşyerindeki zorbalıklara karşı daha dik bir duruş sergilemek. Her birimizin, hayatımızı daha iyi hale getireceğini bildiğimiz ve yapmak istediğimiz birçok kişisel değişiklik var ancak yine de ilk adımları nasıl atacağımızdan emin olmadığımız için sık sık erteliyoruz ya da biraz deniyoruz ama sonra olağan rutinlerimiz bu çabalarımızın yerini devraldıkça pes ediyoruz. Davranışları ve alışkanlıkları değiştirmek herkesin bildiği gibi zordur! Yine de bazen kalıcı değişiklikler yapabiliyor ve hedeflerimize ulaşabiliyoruz – belki siz de başaranlardansınızdır. Öyleyse fark nedir? Başarılı bir değişimi bazen nasıl elde ediyoruz? Bir sonraki sefere başarı şansımızı nasıl artırabiliriz? İşin püf noktası hem belirlediğimiz hedeflerde hem de bu hedefleri günlük hayatımızda nasıl takip ettiğimizde yatmaktadır.

Fotoğraf: Richard Drury/Getty

Bu bariz bir durum gibi gelebilir ancak ilk adımınız, ne yapmak istediğinize karar vermektir. Sağlık, mali durum, ilişkiler veya özel yaşamda yapmak istediğiniz bir değişiklik var mı? Pek çok insan, hangi hedefi izleyeceklerini bilmedikleri veya bu hedefe ulaşabileceklerine inanmadıkları için olumlu değişime yönelik çabalama zahmetine girmez. Ancak hedeflerin büyük veya yaşamı değiştiren değişiklikler olması gerekmez. Günde on dakika bir arkadaşınızla konuşmak, haftada üç kez yürüyüşe çıkmak veya yatmadan yarım saat önce teknolojik cihazların bağlantısını kesmek gibi küçük yeni davranışlar sayısız olumlu fayda sağlayabilir ve hayatınızı iyileştiren bir dalga etkisi yaratabilir.

Neyin peşinden gideceğinizi düşünürken sizin için kişisel olarak neyin önemli olduğunu ve bu konuda ne yapabileceğinizi kendinize sorun. Bir hedefe karar vermek ilk adımdır ve hedefi yazmak veya bu hedefinizi başkalarına dillendirmek, hedefe olan bağlılığınızı sağlamlaştırmanın bir sonraki adımıdır. Hedefiniz göz korkutucu geliyorsa onu daha küçük parçalara ayırın. Bu küçük hedefleri spesifik/belirgin, ölçülebilir ve yönetilebilir hale getirin: Bu gerçekçi bir şekilde elde edebileceğiniz herhangi bir şey olabilir.

Hedeflerinizi düşünürken bunların ardındaki daha geniş amacı veya motivasyonları da aklınızda bulundurun - kendiniz için istediğiniz bir şey mi yoksa diğer insanlar veya daha geniş toplum tarafından elde etmek için baskı hissettiğiniz bir şey mi? Bu tür baskılar amansız olabilir. Bu nedenle hedefiniz kişisel olarak anlamlı gelmiyorsa bu durumun sizin için artık kâfi olduğunu hissetmeden "daha fazlasını başarmaya çalışma döngüsünde" sıkışıp kalma riskiniz vardır. Öte yandan, hedefiniz kişisel olarak anlamlıysa peşinde koşmak daha kolay olacak ve ona ulaşma olasılığınız daha yüksek olacaktır.

Hedefinize ulaştıktan sonra günlük yaşamınızda onu nasıl takip edeceksiniz? Bunun için ihtiyaç duyulan şeyin irade olduğuna dair yaygın bir inanç var. Gerçekten de, ABD'de yakın zamanda yapılan bir çalışmada insanların Yeni Yıl kararlarında başarısız olmalarının ana nedenleri olarak irade eksikliği ve "tembel olmayı" gösterdiğini ortaya koymuştur. İrade gücünün o anda yarayabileceği doğrudur. Araştırmalar, insanların cezbedici şeylere karşı koymak için daha fazla çaba gösterdiğini bildirdiklerinde pes etme olasılıklarının daha düşük olduğunu gösteriyor. Ancak uzun vadede bu, bambaşka bir hikayeye dönüşüyor. 2017'de yayınlanan ve 159 katılımcıdan kendilerine dört kişisel hedef belirlemelerini ve ardından akıllı telefonlarını kullanarak bir hafta boyunca her gün deneyimledikleri arzuları ve cezbedici şeyleri (toplu olarak 2.300'den fazla) takip etmelerini istediğim bir araştırmamı inceleyin. Katılımcıların kendilerine direnmek için ne kadar özdenetim kullandıklarını... Üç ay sonra katılımcılar hedeflerine yönelik ilerleme kaydettiklerini bildirdiler. Sonuçta, daha fazla veya daha sık özdenetim kullanmalarının hedeflerine ne kadar ulaştıkları ile bir ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Başka bir deyişle, hedeflerinize ulaşmanıza engel olan arzulara direnmek için tekrar tekrar kendi kendinizi kontrol etmenin hedefinize ulaşma yolunda yardımcı olması olası değildir.

İrade gücünü kullanmak uzun vadede yardımcı olmuyorsa bunun yerine ne yapabilirsiniz? İşe yarayabilecek birçok ipucu ve püf noktası var. 2017'deki çalışmamda, hedefe ulaşmayı öngören şey, miktar veya yoğunluk açısından daha az çatışan arzular deneyimlemekti. Bu nedenle asıl amacınız ilk etapta güçlü arzularınızı azaltmak/törpülemek olacaktır. Bunu, çevrenizi düzenleyerek yapabilirsiniz öyle ki sizi cezbeden şeyler daha az cezbedici olsun ve böylece olumlu davranışların hatırlanması ve yapılması daha kolay hale gelsin. Hedefinizin önündeki baştan çıkarıcılar için bu, onları kullanılamaz hale getirerek (Örneğin, kredi kartını evde bırakmak) veya daha az erişilebilir hale getirerek (Örneğin, çerezleri en üst rafta, gözden uzakta saklayarak) olabilir.

Ayrıca, olumsuz davranışları olumlu olanlarla değiştirmek veya baştan çıkarıcılar karşınıza çıktığında onlarla başa çıkmak için belirli bir plan yapabilirsiniz. Bu tür planlar, spesifik/belirgin durumlarla bağlantılı olduklarında en iyi sonucu verir. Örneğin; amacım Facebook'ta pasif olarak gezinmek için daha az zaman harcamaksa "Eğer..., o halde ..." planım "Sosyal medyayı kontrol etmek istersem kendime 10 dakikalık bir zamanlayıcı ayarlayacağım ve sonra zamanlayıcı çaldığında uygulamayı kapatacağım" veya "Kendimi Facebook'ta gezinirken bulursam telefonda birini ararım veya onun yerine nasıl olduklarını öğrenmek için ona kısa mesaj gönderirim."

Hatta kendinize "şimdi" yerine "daha sonra" pes etme veya "şimdi tamamen pes etme" yerine "birazcık pes etme" (Örneğin; sadece yarım çerez) veya kısa bir süre için (Örneğin; Facebook'ta beş dakika gezinme) verme şansını vaat edebilirsiniz; zaman içinde fark edeceksiniz ki "sonralar" çoğu zaman birer "asla"ya dönüşür ve biraz hoşgörü çokça hoşgörüden iyidir.

Yeni davranışlara başlamak istediğinizde kullanabileceğiniz başka stratejiler de var. Davranışı hatırlamayı ve/veya tamamlamayı kolaylaştıracak ipuçları veya hatırlatıcılar ayarlamayı deneyin. Örneğin, spor çantanızı bir gece önceden toplayın ve kanepenin ortasına bırakın ya da spor salonuna gitmeyi planladığınız belirli bir zaman için bir zamanlayıcı ayarlayın. Ayrıca, yeni bir davranışı zaten sahip olduğunuz alışkanlıklara bağlayabilirsiniz. Örneğin, sabah dişlerinizi fırçaladıktan hemen sonra (mevcut bir alışkanlık), yeni bir dil (yeni bir davranış) öğrenmek için 10 dakika ayırın. Başka bir strateji; ilk etapta davranışı neden yaptığınızı kendinize hatırlatmaktır. Tabii ki, kişisel olarak anlamlı bir hedef belirlediyseniz bunun yardımcı olması daha olasıdır - bu tür hedefler ne iyidir ki daha az arzulama ve cezbedicilik ile sonuçlanır. Bir strateji olarak; ulaşılmak istenen yeni davranışı, "koşu bandında koşarken en sevdiğiniz TV şovunu izlemek" gibi ödüllendirici bir şeyle bütünleştirin.

Gerçekten de araştırmalar, bu stratejilerin ve diğer pek çok yöntemin, şu anda baştan çıkarıcılara karşı koymada ve yapmak istemediğimiz davranışları yapmamızı sağlamada etkili olabileceğini söylüyor. Araştırmalar ayrıca aynı anda daha fazla strateji kullanmanın daha etkili olduğunu gösteriyor. Meslektaşlarım ve ben, 200'den fazla katılımcıdan gün boyunca arzularını bildirmeleri için akıllı telefonlarını kullanmalarını (toplu olarak 4.400'den fazla) ve bu stratejilerden hangilerini kullandıklarını sorduğum daha yakın tarihli başka bir çalışmaya göz atalım: kendilerini ilgili durumdan uzaklaştırmak; kendi kendilerine dikkatlerini dağıtmak; kendilerine amaçlarını hatırlatmak; daha sonra pes edebileceklerine dair kendilerine söz vermek; arzunun kendileri için neden kötü olduğunu kendilerine hatırlatmak; ve/veya irade gücü kullanmak/sadece direnmek. Tüm bu stratejilerin, kişinin o andaki arzuya teslim olmasını önlemede benzer şekilde etkili olduğunu ve hiçbir strateji kullanmamaktan çok daha etkili olduğunu gördük. Bununla birlikte, en etkili olanı, aynı anda birden fazla strateji kullanmaktı - kullanılan her ek strateji için, bir kişinin arzuya direnme olasılığı 2.3 kat daha fazlaydı.

Aynı araştırma, insanların gün boyunca ve haftanın farklı günlerinde kullandıkları stratejilerde değişkenlik olduğunu da buldu. Genel olarak, birkaç istisna dışında, bildirilen tüm stratejilerin farklı arzu türleri için benzer şekilde etkili olduğunu bulmamıza rağmen katılımcıların bu konuda kendilerine özgü sezgileri varmış gibi görünüyordu - ortalama olarak, belirli arzu çeşitlerine direnmek için belirli stratejileri kullanmayı tercih ettiler. Örneğin; kendilerine daha geniş/büyük bir amaçları olduğunu hatırlatmak, uyku arzusuna direnmek için daha sık kullanılırken, yiyecek veya içecek arzusuna direnmek için daha az sıklıkla kullanıldı. Bu, hangi stratejiyi kullandığınızın önemli olmadığı anlamına mı geliyor? Hayır, bu zorunlu değil. Bir durumda bir kişi için işe yarayan şey, bir başkası için çalışmayabilir. Bu, kişinin duygularını düzenleyebilmesi (kişinin amaçlarını gerçekleştirmek için duygusal tepkilerini kontrol etmesi, izlemesi, değerlendirmesi ve değiştirmesi) konusuna geldiğinde de gösterilmiştir ve bunun dürtüleri ve arzuları düzenlerken de doğru olması muhtemeldir. Gerçekten de araştırmalar, değişkenliğin (farklı durumlarda farklı stratejiler kullanma) ve esnekliğin (gerektiğinde stratejileri değiştirme) özellikle öz kontrol söz konusu olduğunda etkili olduğunu göstermektedir.

Pek çok stratejinin etkili olabileceği ve esnekliğin iyi olduğu düşünüldüğünde hangi stratejileri ne zaman kullanacağınızı nasıl bilebilirsiniz? Bir çalışmaya göre en iyilerinin, halihazırda yapmakta olduğunuz şeyler olabileceği ortaya çıkmıştır. Meslektaşlarım kısa süre önce bir grup katılımcılara para biriktirmek için uzmanlar tarafından onaylanmış bazı stratejiler hakkında bilgi verirken başka bir gruptan geçmişte kendileri için işe yarayan bazı tasarruf stratejilerini açıklamalarını istedikleri bir çalışmanın sonuçlarını yayınladılar. Takip eden ay boyunca, grup kendilerince etkili olan stratejilerini amaçladıklarından yaklaşık 230$ daha az harcadıklarını hatırlatırken uzman stratejilerini öğrenen grup ve (herhangi bir strateji hatırlatılmayan) kontrol grubu aslında biraz daha fazla harcadı. Birden fazla türde özdenetim çatışmasını inceleyen (Örneğin; televizyon izlemek için kanepeye oturmak ya da spor salonuna gitmek arasında karar vermek gibi) başka bir çalışmada, daha olası stratejilerin farkında olmak, herhangi bir durumda ve zamanda öz denetimi uygulamada daha fazla başarı ile ilişkiliydi. Tüm bu bulgular düşünüldüğünde, geçmişte işinize yarayan stratejilerden oluşan bir araç kutusu oluşturmanın ve bu stratejileri hatırlamanın öz kontrol konusunda yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle hayatınızda olumlu değişiklikler yapmak için kendinize düzenli olarak hedefler belirleyin - gelecek yeni yılı beklemek zorunda değilsiniz. Belirli bir durumda

işinize yarayan ipuçlarını ve püf noktalarını kullanın. Birkaç farklı taktik deneyin - bazıları sizin için çalışmıyorsa sorun değil! Daha geniş bir repertuara veya denenecek olası strateji haznesine sahip olmak, belirli bir durumda sizin için işe yarayan bir şey bulma ihtimalinizin daha yüksek olduğu anlamına gelir. Unutmayın, tüm bu ipuçlarına ve püf noktalarına sahip olmak, yalnızca irade güzünüze güvenmeye çalışmaktan daha faydalı olduğu barizdir.

Marina Milyavskaya, Ontario'daki Carleton Üniversitesi'nde psikoloji doçentidir. Araştırmalarında insanların günlük yaşamlarında kişisel hedefleri nasıl belirlediklerine, nasıl takip ettiklerine ve hedef arayışını ve iyi oluşlarını geliştirmek için neler yapılabileceğine odaklanmaktadır.

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

19 Haziran 2022 Pazar

Bilim Bizi Özgür Bırakabilir mi?

Katolik rahip ve doğa bilimci Pierre Gassendi, tüm fiziksel fenomenlerin madde ve eylem açısından açıklanması gerektiğini iddia etti. Gassendi, atomizmi 1600'lerde modern bilime ilk getirdiğinde Tanrı'nın sonlu/sınırlı sayıda atom yarattığını, Tanrı'nın yaratılışla sürekli olarak ilahi bir ilişki sürdürdüğünü ve insanların özgür iradeye sahip olduğunu savundu. Ayrıca Gassendi, atom hareketindeki kaotik bir "öngörülemeyen sapmanın (unpredictable swerve)" özgür iradeyi açıkladığını söyledi. Gassendi ve diğer Erken Modern bilim insanları için doğa yasaları, Tanrı'nın evren üzerindeki iradesinin bir ifadesiydi ve özgür irade, Tanrı'nın insan doğasına bir armağanıydı. Atomları yöneten doğa yasaları, çelişki veya rekabet olmaksızın, Tanrı'nın amaçlı planının bir parçası olarak insanın özgür iradesiyle işbirliği içerisindeydi.

Gassendi'den iki yüzyıl sonra Pierre-Simon Laplace, Tanrı'yı bilimsel denklemden sildi, atom fiziğinden öngörülemezlik kavramını çıkardı ve özgür iradeyi yalnızca "aklın bir yanılsaması" olarak ilan etti. Özgür iradeyi bilimsel bir imkansızlık haline getiren nedensel belirlenimciliği (causal determinism) öne süren Laplace, Aydınlanmanın temel değerleri olan özgürlük ve bağımsızlığı baltalıyor görünen bilimsel bir mirası başlattı. Laplace'dan iki yüz yıl sonra bilim insanları, doğa yasalarının özgür iradeyi dışlıyor gibi görünmesini de dikkate alarak özgür iradeyi anlamak için mücadele etmeye devam ediyor.

Belirlenimciliğin Çöküşü

Özgürlükçülerin özgür iradenin bilimsel açıdan mümkünlüğüne yönelik temel itirazı, fiziksel belirlenimcilikti  (Her fiziksel olayın önceki koşulların ve değişmez doğa yasalarının zorunlu bir sonucu (necessary consequence) olduğu fikri). Deterministik bir evrende olaylar bir dizi domino gibidir. İlki harekete geçtiğinde gerisi kaçınılmaz olarak onu takip edecektir. Doğa yasaları belirlenimci ise ve evren tüm dış etkilere kapalıysa özgür iradenin ortaya çıkması doğaüstü bir mucize olurdu.
Descartes'e göre zihin ve beden:
Girdiler, duyu organları tarafından
beyindeki epifize ve oradan da
maddi olmayan ruha iletilir.

Ancak artık birçok bilim insanı, dünyanın ne nedensel olarak kapalı olduğuna ne de rastlantısallığın olmadığına inanıyor. 20. yüzyıldaki Büyük Patlama evrenbilimi, evren ötesi bazı ilk nedenlerin olasılığına izin vererek kozmik kökenler sorusunu gündeme getirdi ve Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, temel fiziğe tahmin edilemezliği (unpredictability) geri getirdi. Belirsizlik, günümüzde fiziksel gerçekliğin çeşitli seviyelerinde yer alan bir kural olarak görülmektedir. Nörofizyolog Christof Koch'un söylediği gibi “evrenin indirgenemez biçimde rassal bir niteliği vardır. Evren bir saat mekanizması ise çarkları, yayları ve kolları İsveç yapımı değildir; yani,  önceden belirlenmiş bir yol izlemezler. Fiziksel belirlenemezcilik (Indeterminism), çok büyüklerin dünyasında olduğu kadar çok küçüklerin dünyasında da hüküm sürer.”

Robotlar mı, Yuvarlanan Zarlar mı?

Nedensel belirlenimciliğin yokluğu, özgür irade var olma olasılığına izin verirken belirlenemezlik, özgür iradenin varlığı için tek başına yeterli değildir. Gerçekten de haddinden fazlaca şans, haddinden fazlaca zorunluluk kadar özgür irade için bir sorun teşkil etmektedir. Filozof Peter Van Inwagen, bir belirli bir durumdaki etkenin/unsurun (agent) nasıl davrandığı bir şans meselesiyse o zaman “bu etkenin/unsurun özgür iradesi olduğu pek söylenemez” der.

Filozof Walter Sinnott-Armstrong'a göre "Özgürlüğü en iyi ne olmadığı ile anlayabiliriz." Peki, özgürlük şans veya zorunluluk değilse, nedir?

Nörobiyolog Björn Brembs liderlik ettiği bir grup araştırmacı, belirlenimcilik ve rastlantısallık arasındaki davranışa ilişkin orta yolu araştırmak için omurgasız canlılar üzerinde bir dizi deney gerçekleştirdiler. Amaçları, iki alternatif hipotez üzerinde karar vermek için kanıt bulmaktı:

1. Hayvanların beyinlerinin “belirlenebilir girdi/çıktı sistemleri” olduğuna yönelik robot hipotezi
2. Bireysel davranışın özünde tahmin edilemez olduğuna yönelik rastlantısal davranış hipotezi

Araştırmalarında buldukları şey bu iki alternatif de değildi, bundan ziyade “rastlantısal olmayan” ve ancak bir uyaran tarafından belirlenmeyen “kendiliğinden davranış” idi. Brembs, "bilimsel bir özgür irade konseptinin şans ve zorunluluk arasında, hem rastlantısallığı hem de kurallığı birleştiren mekanizmalarla birlikte bulunduğunu" gözlemledi. Brembs ve ekibinin üzerinde çalıştıkları omurgasız canlıların davranış değişkenliğinde buldukları bu sonuçtu.

Özgür İrade için Bir Gelecek Var mı?

Bilim insanları uzun zamandır özgür iradenin -eğer özgür irade diye bir şey varsa- gerçekte nasıl işe yarayabileceğini merak ediyorlardı.

Nörobiyolog Hans Liljenström, “bilincin ve özgür iradenin, dünyada olup bitenlerin açıklaması olarak şansa ve zorunluluğa katkıda bulunabilecek bilimsel bir gelişimi” vaat ediyor.

Ancak şu anda bilim, bilinci veya öznel benliği incelemek için uygun araçlardan yoksun gibi. Özgür iradeyi dışlayan daha önceki çalışmaların yerindeliği günümüzde sorgulanıyor. Benjamin Libet tarafından yürütülmüş olan, bilinçli niyete (kişinin açıkça takip etmeyi seçtiği bir amaç veya hedef) öncülük eden bir bilinçsiz hazırlık potansiyeli kavramını (unconscious readiness potential) ortaya koyan  deneylerin sonuçları, sonraki araştırmalarca doğrulanmadı.

Hesaplamalı sinirbilimci Uri Maoz, Libet'in özgür irade ve bilinçle ilgili bulgularını test etmek için tasarlanmış bir dizi deneyde, "hazırlık potansiyelinin kasıtlı kararlarda ya hiç olmadığını ya da en azından önemli ölçüde var olmadığını" buldu. Maoz, "özgür iradeye yönelik sinirbilim çalışmalarında hazırlık potansiyeline ilişkin ileri sürülen iddiaların ve çıkarılan sonuçların kapsamı göz önüne alındığında bulgularımız alanın bazı temel ilkelerinin yeniden incelenmesini gerektiriyor" diyor.

Bu araştırmaların ışığında Liljenström, "Özgür iradenin varlığı hakkında herhangi bir bilimsel sonuca varmak için daha fazla kanıtımız olana kadar makul görünen herhangi bir sezgisellik karşıtı hipotezden ziyade alçakgönüllü olmak ve sezgimize güvenmek akıllıca olabileceğini" söyleyerek uyarıda bulunur.

Bilim Özgürlüğü Varsayar

Özgür irade, toplumumuzdaki ahlaki düzenin temelidir. Immanuel Kant, "Bu özgürlük olmadan, hiçbir ahlaki yasa ve hiçbir ahlaki suçlama mümkün değildir" der. Özgür irade aynı zamanda varoluşsal anlam anlayışımızın temel taşıdır.

Gassendi, "Her şeyi çaresizce ve kaçınılmaz olarak yaparsak o zaman insan yaşamının nedeni yok olur" diye yazar.

Buna karşın şu anda özgür iradeyi değerlendirmek için yeterli bilimsel yollar yoksa özgür iradeyi makul bir şekilde ileri sürebilir miyiz? Kişi önce özgür iradeyi varsaymazsa bilimin hakikatini makul bir şekilde iddia edebilir mi? Fizikçi Stephen Hawking ve George Ellis'in gözlemlediği gibi, "bilim felsefemizin tamamı, kişinin herhangi bir deneyi yapmakta özgür olduğu varsayımına dayanır." Ne zaman bilim yapsak zorunlu olarak özgür iradeyi ve yukarıdan-aşağıya nedenselliği -mantıken- varsayarız.

Son kertede filozof Timothy O'Connor'a göre özgürlük, "empirik/görgül kanıtlar aracılığıyla elde ettiğimiz fikirden ziyade ortaya koymaya muktedir olduğumuz istemlerimizin arasındadır".

Yazan: Joshua Moritz

Bu yazının özgün hali İngilizce olarak Templeton Vakfının websitesinde yayımlanmıştır.