google analytics

6 Eylül 2022 Salı

Yas Sürecinin Felsefi Açıdan Bir Tesellisi Olabilir mi?

1967'de iki psikiyatrist, Thomas Holmes ve Richard Rahe, farklı önemli yaşam olaylarının yıkıcılığını ölçen bir ölçek geliştirdiklerini bildirdiler. Holmes ve Rahe yüzlerce kişiden çeşitli olayları, her birinin yaşamlarında ne kadar yeniden düzenleme gerektireceğini düşündüklerine göre derecelendirmelerini istedi. En yüksek puana sahip 20 olaydan üçü, katılımcıların tanıdıklarının ölümü üzerineydi: Yakın bir arkadaşın ölümü (ölçeğe göre 37 puan), yakın bir aile üyesinin ölümü (63), ve en üst sıralarda, kişinin eşinin ölümü (100).

Ölçeğe göre diğer kayıp biçimleri ve ortalama puanları

Bu bulgular, başkalarının ölümlerine verdiğimiz yoğun tepkilerin değeri hakkında - yasın değeri hakkında - önemli felsefi soruları gündeme getiriyor. Yas şüphesiz can sıkıcıdır. Genellikle aylar olmasa da haftalarca süren çalkantılı duygular barındırır: Yasın merkezindeki üzüntü veya keder, ve bunlara eşlik eden endişe, suçluluk veya öfke gibi diğer 'olumsuz' duygular.

Gerçekten de, ilk bakışta yas, insana nerdeyse hiçbir şey kazandırmazmış gibidir. Yine de, hayatımızın yas olmadan daha iyi olacağı düşüncesi yanlış yönlendirilmiş bir düşünce gibi görünüyor. Şunu düşünelim: İnsanlar standart olarak başkalarının acı çekmesini önlemeye çalışmanın ahlaki açıdan takdire değer olduğunu varsayarlar. Yine de yas durumunda çoğumuz başka birinin acısını tamamen gidermeye çalışmak konusunda anlaşılır bir şekilde tereddüt ederiz. Yakınını kaybetmiş bir arkadaşın acısını silebilecek bir hapınız olsaydı, arkadaşınıza bu tür bir 'yas tedavisi' önermek ahlaki olarak duyarsızlık olurdu. Başkalarının acılarını hafifletmek amacıyla sıradan bir ahlaki görevimiz gibi doğrudan onların yasını azaltmaya çalışmak pek de uygulanabilir gibi görülmüyor, bu durum aslında yas ile ilişkili acıların bir şekilde bizim için değerli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle bu acılı süreci hiç deneyimlememek, onu deneyimlemekten daha kötü görünüyor.

Yas paradoksu dediğim şeyi oluşturan bir dizi fikir, yası şu şekilde ele alır:

(1) Yas kötü hissettirir ve bu nedenle ondan kaçınılmalı veya yakınılmalıdır.

(2) Yas öyle değerlidir ki biz (ve diğerleri) ondan tamamen kaçınmamalı ve yas tuttuğumuz için minnettar olmalıyız.

Bu paradoks çözülebilir mi? (1)'i reddetmek, yasın kötü hissettirdiği iddiasını reddetmek olacaktır ki bu da inkar etmesi güçtür. Paradoksu çözmenin daha umut verici yolu, (2)'yi savunmaktır: Yasın değerli olduğunu ve bu nedenle kötü hissedilmesine rağmen yastan kaçınılmaması veya yakınılmaması gerektiğini gösterilmelidir. Böylesi bir fikri savunmak, yasın erdemini tanımlanmayı gerektiriyor.

İnsani erdemler ile ilgili sorular felsefenin alanı olsa da filozoflar diğer konulara kıyasla yas hakkında nispeten çok az şey söylemişlerdir. Filozofların söyledikleri bazen yasa karşı şaşırtıcı bir düşmanlık içinde olduklarına işaret etmektedir. Örneğin Platon, Phaedo diyaloğunda ustası Sokrates'in son anlarını anlatır. Sokrates ölümcül baldıran otu bardağını yemeye hazırlanırken, arkadaşlarını ve takipçilerini ölüm ihtimaline ağladıkları için azarlar. Sokrates, ölümünün kendisi için kötü olacağına yönelik yanlış bir inanç içinde oldukları için sevdiklerinin  yaslarının yanlış bir inancı yansıttığını söyler. Onlara, ruhunun ölümsüz olduğunu ve ölümün onun beden "hapishanesinden" kurtuluşunu temsil ettiği için ölümünün kendisi için bir fayda/erdem getireceğini belirtir.

Bakınız: Sokratesin Ölümü

Sokrates'in metafiziği bir yana, yas konusunda yanılan odur. Arkadaşları ve takipçileri, ölümünün kendisi için bir kayıp olmadığı konusunda hemfikir olabilirler, ancak üzüldükleri şey kendileri için bir kayıptır - yoldaşlarını ve öğretmenlerini kaybediyorlardır. Bu açıdan, yasın reddedilmesi, kişilerarası ilişkilerin değerine ilişkin biraz kaba bir anlayışı yansıtıyor gibi görünüyor. Seneca'nın Moral Letters to Lucilius'ta önerdiği gibi, yakın ilişki içinde olduğumuz kişiler, kaybedilen bir gömlek gibi yerine yenisini alarak değiştirebileceğiniz eşya değildir. İlişkilerimiz, yalnızca sağladıkları faydalar için değil, aynı zamanda yaşamlarımızın etrafında yönlendiği merkezi layihalar veya bağlılıklar olarak özünde de değerlidir. Nihayetinde biz insanlar başkalarının ölümlerinin bizim için ne denli önemli yitim olduğuna ve hayatımızda yeri doldurulamaz bir rol oynayanların kaybına yas tutarız.

Benim değerlendirmeme göre hayatlarımızda temel bir yeri olan kişilerin ölümlerine yas tutmamız, yastan kaçınılmaması veya yakınılmaması gerektiği fikrini savunmanın ve yas paradoksunun çözümünün anahtarıdır. Yaşamımız boyunca herkesin ölümünün yasını tutmuyoruz - nitekim, muhtemelen bu imkansızdır da. Yalnızca özdeşlik oluşturan bir ilişkiye, kendimiz ve yaşamlarımız için en önemli olanı anlamamızın merkezinde yer edinen bir ilişkiye ve sahip olduğumuz kişilerin ölümlerine üzülürüz. İster bir eşin, bir ebeveynin, bir akrabanın ya da sevilen bir siyasi veya kültürel şahsın ölümü olsun, geçmişimiz ve geleceğimiz için çok önemli olan birinin ölümü, doğal olarak yasla bağlantılı acı verici duygulara neden olacaktır. Bu ölümler bizde de bir tür kimlik bunalımını uyandırabilir. Hayatımızda yeri doldurulamaz bir rolü olan birinin ölmesi, kendimize dair bir duyguyu kaybetmemizdir. Yas tutan birçok insan, kayıplarını kimlikle ilgili terimlerle tanımlar ("Kendimden bir parçayı kaybettim") ve sanki tanıdık yaşanmış dünyaları pek mantıklı değilmiş gibi bir yönelim bozukluğu hissi bildirirler.

Roman, annesinin ölümüne yas tutamayan bir kahramana odaklanır.

Bence yas, bu kayıpları işaret eden duygusal bir durumdur. Bu, yasın öneminin bir parçasıdır. Duygularımız bize değer verdiğimiz şeyler hakkında bilgi verebilir. Korku, değer verdiğimiz şeylere yönelik olası tehditler konusunda bizi uyararak değerlerimiz hakkında bizi bilgilendirir; öfke, umursadığımız bir şeyin başka birinin haksız eylemleri nedeniyle zarar gördüğünü veya baltalandığını bize bildirir, vesaire. Yas durumunda hissettiğimiz şey, şu anda ölen kişiyle ilişkimizde neye değer verdiğimiz hakkında duygusal açıdan güçlü bir şekilde bize bildirir. Yas, o kişinin günlük yaşamımıza ne kattığını, kendi hedeflerimizi ve kararlılığımızı nasıl şekillendirdiğini ve ne gibi imrendiğimiz, takdire şayan özellikler (ve bazen kaçınmak isteyebileceğimiz daha az takdire şayan özellikler) sergilediğini anlamamızı sağlar; yaşadığımız incinme hissi, bunları fark etmemize ve üzerinde düşünmemize neden olur. Yas dönemleri, acı vericilik açısından bizim için iyi olmasa da tüm acı verici duygulardan arındırılmış bir yas sürecine kıyasla daha değerlidir çünkü duygulardan arınmış yas süreci bizi kaybettiklerimizle ilgili kritik bilgilerden mahrum bırakır. Öyleyse, yasın acıları, bize kaybı anlamak için bir araç olarak hizmet etmesi için esastır.

Yas, kaybın üstesinden gelmemizde yardım edici bir role sahiptir. Yas can sıkıcı olduğu için kaybı nasıl yaşayacağımızı anlamamız bizi motive eder. Bu, merhumla ilişkilerimizi bitirmek anlamına gelmez. Çoğu durumda, zevklerimizi ve değerlerimizi etkilemeye devam ettikleri ve başka hiçbir şey değilse bile, onlarla olan ilişkilerimiz hafızamızda devam ettiği için ölen kişiyle ilişki kurmaya devam ederiz. Elbette ilişkilerimiz eskisi gibi tamamen aynı şartlarda devam edemez. Ölen amcamızla balığa gidemeyiz, ölen bir eşle tatil planlayamayız ya da vefat etmiş eski arkadaşlarımızla üniversite günlerimizi hatırlayamayız. Yas, bu tür ilişkileri nasıl değiştireceğimiz konusunda bize bol miktarda bilgi sunar. Yine, duygularımız bize neyi önemsediğimizi ortaya çıkarır. Yas ve onunla ilişkili duygular, ileriye dönük olarak, hayatımızın nasıl olmasını istediğimiz de dahil olmak üzere kimliğimizi ve değerlerimizi sorgulamamıza olanak sağlar.

Örneğin; dul kalan kişilerin genellikle eşleriyle paylaştıkları konutta yaşamaya devam edip etmeyeceklerine karar vermesi gerekir. Böyle bir karar, kişinin neye değer verdiğini açıklığa kavuşturmayı gerektirir: Diyelim ki o yerde yaşamanın değeri, şu anda ölen eşle paylaşılan bir ev olmasına bağlı mı? Bu tür bir soru, nihayetinde, eşin bir zamanlar kişinin planlarına ve kimliğine nasıl uyduğu – ve uymaya devam edebileceği – ile ilgilidir. Paylaşılan evden uzaklaşma olasılığı konusunda suçluluk hisseden bir dul, orada yaşamaya devam etmeyi, hayatını ölen eşiyle paylaşmaya devam etme taahhüdünü içeren bir seçim olarak görebilir veya tersine; konutta kalmaktan endişe duymak, bunun farklı bir anlamı olduğunu (örneğin, belki de ilişkide bir gerilim kaynağı olduğunu) ve farklı bir karara yol açabileceğini de düşündürebilir.

Aynı şekilde, duygusal tepkiler de bizim için önemli olan kişilerin ölümünün ardından yaptığımız diğer birçok seçimi bize anımsatmaya yardımcı olabilir: Vefat eden kişinin hangi eşyalarını alıkoymalı mı ya da başkasına mı vermeli; hangi hayır kurumları merhumun mal varlığını almalı; ölen kişinin sosyal medya profillerinin silinip silinmeyeceği kararı gibi. Yas, kayıpla nasıl yaşayacağımız konusundaki seçimlerimizi bizim yerimize yapamaz. Ancak yas duyguları, bu tür seçimlerde tehlikede olan değerleri kavramamıza yardımcı olur. Üzüntü ve kayıp duyguları, ölen kişinin bu niteliklerinin ve onların bizim üzerimizde etkileri ve en çok sürdürmek istediğimiz özelliklerimizi de öne çıkarabilir.

Bu nedenle, yas sırasında maruz kaldığımız duygular, değer verdiğimiz şeyleri daha net bir şekilde ortaya çıkarır. Sonuç? Üzüldüğümüzde, kimliklerimizi yeniden şekillendirmek ve kendimizi daha iyi tanımak için - bizim için önemli olan biri artık yaşamıyorken kim olacağımızı anlamak için - bize bir araç olur. Rainer Maria Rilke'nin yazdığı üzere, başkalarının ölümleri bizi 'yaralar' ve aynı zamanda 'bizi kendimizin ve o kişinin varlığının daha mükemmel bir kavrayışına doğru yükseltir'.

Yasın elbette her tezahürü faydalı değildir. Bazen yasın acısı dayanılmaz olur (Ne yazık ki yas, intihar için bir risk faktörüdür) Yine de, yasın, kendimizi kötü hissettirmesine rağmen, genellikle kendimizi tanıma fırsatı sunduğu gerçeği, yas paradoksunun nasıl çözülebileceğini bize işaret eder. Hiç şüphe yok ki yas süreci streslidir. Ancak yas, mümkün olduğunca çabuk çözüleceğini ummamız gereken utanç verici bir durum değildir; bilakis kayba uyum sağlamak için potansiyel açıdan güçlü bir aracıdır. Nitekim biz ölümlüler, bu nedenle yas tutabildiğimiz için minnettar olmalıyız.

Michael Cholbi, Edinburgh Üniversitesinde felsefe profesörü ve kürsü başkanıdır. Etik l, pratik etik ve ölüm ile ölüm felsefesi alanlarında geniş çapta yayınları bulunmaktadır. Son kitabı Yas: Felsefi Bir Rehber (2022).

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder