19 Mart 2015 Perşembe

Bir "Tımarhane"den Tutuklu Portreleri

1796 yılında Quaker(Dindar Kardeşler Cemiyeti) üyesi işadamı ve hayırsever William Tuke İngiltere'nin York şehrinde akıl hastalarının bakımı için bir rehabilitasyon merkezi açtı. Buradan önce, tüm akıl hastaları ve davranış bozukluklarına sahip kimseler azılı suçlulardan daha ağır şartlar altında tedavi edilmeye çalışılıyordu-çoğunlukla düşkünler evlerinde duvarlara zincirle bağlanarak veya tımarhanelerdeki hücrelerde kilit altında tutularak kontrol altına alınmaya çalışılıyordu. Quaker'lı Bay Tuke tüm insanlığa içtenlikle, erdemli bir şekilde davranılmasına ve hayatın kutsallığına inanıyordu. Bunca akıl hastalıklarından çekilen acıların bakımı için de bir hastane inşa etmeye karar verdi. Başlarda, sadece Quaker'lı hastalara açık olan hastane zamanla kapısını herkese açık tutmaya karar verdi.

William Tuke
Tuke'un rehabilitasyon merkezi bölgenin diğer dört önemli hastanesinin geleneksel tedavi anlayışını değiştirmişti. Tuke hastanesinden ilham alarak West Riding Yoksullar Tımarhanesi de Viktorya ve Edward dönemi İngiltere'sinde akıl hastalıklarının bakımı ve tedavisinde öncülük etti. Korku ve gaddarlık günleri artık gitmişti. Hastalar uygun medikal tavsiyelere göre ve en iyi şartlar altında bakılıyorlardı. Bu zamandan bakılacak olursa tüm bu yaşananlar bize biraz garip ve sert gözükebilir( Özellikle bazı saldırgan, paranoyak ve sanrısal hastaları sınırlandırıcı hücrelerde tutarak kontrol altında tutulmasının amaçlanması gibi). Ancak, nispeten, akıl hastalıklarına dair günümüz tedavilerini değerlendirecek olursak da gelecek nesiller tarafından bizlerin de sert ve gaddarca gözükeceği şüphe götürmez.

1800'lerin sonlarına doğru tedaviye ihtiyaç duyan herkese hastanelerin çoğunluğunun açık hale gelmesiyle beraber akıl hastalarının ve yoksulların destek talebi mevcut hastane ve diğer yerlerin sayısını geride bırakır hale geldi ve yeni hastanelerin inşaatlarının başlamasına öncülük etti. Ancak 1900'lerin başlarında, Psikiyatrinin yükselişiyle beraber, akıl hastaneleri hastaların bireysel ilgi ve bakımlarının ilgilenildiği yerler olmaktan çıkıp  sıkı denetim altında istif ve tasnif edildiği yerler haline dönüştü. Standartlar en kapalı ve kaba anlamda düştü,hastalar için çalışan personeller sayıca azınlık hale gelerek hastaların bakımı yetersizce karşılanmaya çalışıldı, bu durum Ulusal Sağlık Servisi'nin kuruluşuna ve 20. yüzyılın sonlarına kadar değişmedi.

Sayfanın alt kısmında ise 1869 yılındaki West Riding Yoksullar Tımarhanesi'nde kalan değişken yaşlardan hastaların birer portresini göreceksiniz. Bazı hastaların hastalıklarına dair detaylar fotoğrafların alt kısmında mevcut-"Organic Dementia", "Genel Parezi", "Zeka Geriliği", "Bipolar Bozukluk", "Consecutive Dementia", "Obsesif Kompulsif Bozukluk", "Şüpheli Bipolar", "Akut Melankoli" ve "Yaşlılık Bunaması". Ancak zaten her bir fotoğraf kendi acıklı hikayesini söylediği için buna gerek yok bence.













BONUS:
Depo: Akıl Hastanesinde Hayat, Türkiye'de ruh sağlığı alanında hizmet veren devlet kurumlarının iç yapılarına dair gözlemler sunabilmeyi, bu kurumlarda kalanların yaşadıkları sorunları görünür kılabilmeyi ve var olan açmazlara dikkat çekerek mevcut sisteme alternatif olası modelleri tartışmaya açabilmeyi amaçlıyor.

7 Mart 2015 Cumartesi

Narcissus-Caravaggio

       Canım sıkıldığında, ruhumun anlamsızca daraldığını hissettiğim vakitlerde kendimce bu durumdan kurtulmanın yollarını ararım, herkes gibi. Ve sanırım uzun zamandan beri (BEGINING OF THE LIFE) hiç bırakmadığım resim,  bu yollar içerisindeki en çok benimsediğim. Orta Çağ'dan tutun da günümüz ressamlar ve nadiren de heykeltıraşlarının eserlerini incelerim. Blogu genelde herhangi bir tematik konuya bağlamadığım için de burada sizlerle paylaşmak istediklerimden bahsedeceğim. Umarım, sizler de benim gibi hayat maratonunun bu yorucu temposu içinde sanat ağacının gölgesinde biraz dinlenebilirsiniz. Haydi başlayalım o halde.

CARAVAGGIO'NUN "SUYA BAKAN NARCİSSUS" ADLI TABLOSU

Öncelikle Narcissos ismini ve kim olduğunu açıklamadan önce biraz bu olayın geçmişine gidelim. Yolumuz Yunan Mitolojisinden başlıyor efendim. Hepimizin bir şekilde bildiği bir figür vardır. Özellikle çizgi filmlerde ve fantastik sinemada bu figürü çokça görmüşüzdür. Ama adını pek hatırlayamayız.

Pan çirkin bir görünüme sahipmiş.
 Ve insnaları korkutmayı çok severmiş.
Panik sözcüğünün kökeni de
buradan geldiğine dair de rivayetler vardır.
Bir rivayete göre; Pan'ın kışkırtmasıyla çobanlar Echo'yu parçalara ayırarak dünyanın her tarafına onun parçalarını dağıttılar. Bu yüzden her yerde onun sesi dinlenmektedir. Hala onun feryâdı, dağlarda ve ormanlarda inlemektedir. (Eko kelimesinin oricini.)
Güzeller Güzeli Echo
       PAN: Yunan mitolojisindeki bol kahramanlı dünyanın  arka taraflarında 'kendince' takılan yarı keçi yarı insan bedenine sahip olan (çirkin kabul edilen) bir tanrı. Elinde flüt ile dağ bayır, dere, tepe dolaşıyor. Özünde de zaten "Çobanların Tanrısı". Devam edelim. Bu Pan biraz şehvet düşkünü bir karakter. Ve güzelliğe karşı zaafı var. Günlerden bir gün Pan bayırlarda gezer iken bir güzel kız görür.
 ECHO adındaki bu kız o kadar güzeldir ki Pan kendinden geçer. Ve sürekli Echo'nun peşine düşerek ona yaklaşmaya çalışır. Ancak Echo, Pan'a karşılık vermez,  Yine bir gün Echo, Pan'ın rahatsızlık verici yakınlaşma çabasından uzaklaşmak için ormanın içerisine girer. İşte Narcissos'un sahneye girdiği yer burası. Echo, ormanda soluklanırken bir avcı görür, malumunuz bu avcı Narcissos'dur. Narcissos'u gören Echo yanına yaklaşır ve bunca yıl hep "aşık olunan kişi" olan arkadaşımız bu sefer "aşuk" olduğunu söyler yağız delikanlıya. Ancak Narcissos bu ilişkinin platonik olacağını söyler Echo'ya. Echo kahrından çok üzülür. Kendini içkiye, sigaraya verir.

     Olimpos dağında yaşayan tanrılar Echo'nun bu durumuna üzülmüşler ve Narkissos'u cezalandırmaya karar vermişler. Yine, günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelmiş. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görmüş. Daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenmiştir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi. Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Ve o güzellik Narcissos'un laneti olur. Narcissos kendi yansımasına bakarken en sonunda suya düşerek boğulur ve ölür (Günümüzde Nergis çiçeğinin de Narcissos'un suya düşmesi sonrası onun hatırası olarak ortaya çıktığı iddia edilir. Bir diğer ilginç ayrıntı da, Narcissos'un ismi aynı zamanda psikolojide kullanılan kelimelerden olan "Narsist" -doğrusu "Narsisist"- sözcüğünün doğuş noktasıdır.). Caravaggio da Narcissos'un o son anlarını öyle bir çizer ki hayran olmamak elde değildir. 
        Dilerseniz karakterlerimizin kısa hikayelerini öğrendikten sonra şimdi de tablomuzu inceleyelim. Üstad Caravaggio Barok dönem ressamlarının en başında gelenlerinden. Bu resminde de bu döneme ait izler gözden kaçmıyor. Gerçekçi şekilde canlandırılmış bir figür görüyoruz. Sonra bu figürün yansımasını görüyoruz. Aslında resimler de bir anlamda gerçeğin yansımasıdır diye düşünebiliriz tabii. Sanatçı resim yaparken objeyi yansıtıyor. Gerçeğe sadık kalarak yansıtıyor. Bu resimdeki yansımaya bakarsak daha koyu bir şekil var. Oldukça koyu. Sadece ana hatlar gözüküyor. Resim aynı zamanda oldukça soyut. Suyun yüzeyi, suyun sınırı tuvali ortadan ikiye ayırmış. Bu sayede suya değen kolla, kolun sudaki aksi birleşmiş ve tuvalin ortasında gördüğümüz dairesel form oluşmuş. Burada resim yapmak üzerine, resim yapmanın tehlikeleri üzerine bir metafor olduğunu düşünebiliriz. Zire sanatçı bu resmi yaparken, hem gerçekliği yansıtmayı hem gerçek figürde bu gerçek figürün sudaki aksini yansıtmayı hem de resmin kendisinin de bir yansıma olduğunu göz önüne almış olmalı. Dikkatimi çeken bir başka nokta da figürün yansımaya göre daha önde yer alıyor olması. Hasret içinde bakıyor ve bize doğru uzanıyor. Figürün izleyicinin alanına doğru uzanması Barok tarzda görülen ögelerden. Arka planın da karanlık olması tuvalin dolduran ortadaki figüre odaklanmamıza yardımcı oluyor.
          Resme baktığımızda delikanlının dizi dikkat çekiyor. Çok canlı resmedilmiş. Gömleğinin kolu da öyle. Şimdi tuvalin sağ tarafında yer alan delikalının sol eline yakından bakalım. Resmin sol tarafından bulunan sağ  eliyle toprağa dayanmış. Sudaki kendi imgesine o kadar dalmış ki aklı başından gitmiş. Vücudu kendisini dengede tutabileceği son noktaya kadar uzanmış. Suyun içine düşecekMİŞ GİBİ duruyor.Sanki tam o aradaki anı yaşıyoruz. Kendine aşık oluyor, kendini kucaklamak üzere. Ama tabii kucaklayabileceği sadece yansıması olacak.
   Bir sonraki sefere Albrecht Dürer'in "Melankolia I" adlı eserini incelemeyi düşünüyorum. Şimdilik hoşçakalın. Eğer yazıyı beğendiyseniz de arkadaşlarınıza da haber vermek için paylaşmayı unutmayın! Sevgiyle kalın.
Resmi yeni sekmede açarak
 yüksek çözünürlükte inceleyebilirsiniz.