google analytics

25 Temmuz 2014 Cuma

Devlet'in Ortaya Çıkışı

Tanrı'nın iradesinin tecessümü olan doğa kanununun akıl aracılığıyla keşfedilir olması insanı özgür kılar. J. Locke, bu yüzden rasyonel doğduğumuz gibi özgür de doğduğumuzu söyler. Locke siyaset teorisinde her bir kişiyi diğerine eşit kılan budur. Locke, bundan dolayı, kurgusal bir durum olarak değil de, emprik bir veri olarak tasavvur ettiği doğa durumunda, insanın bütün siyasi otoriterlerden azade olma manasında özgür olduğunu düşünür. Açık bir ifadeyle, doğa durumunda toplumun ve devletin varlığı söz konusu değildir. Her bir kişinin Tabii (Doğal) kanunu ihmal etmemek şartıyla kendi kanununu kendisinin koyma, hayat yolunda dilediğini seçme özgürlüğü vardır. Bu özgürlük, bireyi başkalarının hayatına, bedenine ve mülkiyetine zarar vermemeyi emreden tabii kanunla birleşmiş ve sınırlandırılmış bir özgürlüktür, insanın asli özgürlüğüdür. Ve bu sebeple de onu bir hak olarak telakki edebileceğimiz yegane özgürlüktür. Bununla birlikte, insanlar bir özgürlük durumu olmasına rağmen bu doğa durumu terk ederler. Bunun başlıca sebebi ihtilaflarda ve tartışmalarda taraflar arasında hakemlik veya hakimlik yapacak meşru bir otoritenin bulunmamasıdır. Böyle bir yokluk, doğa durumunda özgürlüğün tam anlamıyla garanti altında olmadığını ifade eder. Bundan dolayı, bireyler, kendilerini ve kendilerine ait şeylerin korunmasını garanti altında almak amacıyla, birbirleriyle sözleşme yaparak toplumu ve sivil-siyasi yönetimi oluştururlar. Bu yönetim, insanların doğa durumunda sahip oldukları özgürlüğün bir parçası olan, "kendi kanununu kendi yapma hakkı"nı bireyler kendi rızalarıyla ona devrettikleri için meşru bir yönetimdir. Öyleyse, devletin varlık nedeni, bireyin başkalarının zor kullanımından masum şekilde yaşayabilmesinin şartlarını tesis etme ve sağlama alma göreviyle yükümlü olduğu anlamına gelir. Devlet, bireyin inandığı gibi yaşamasına müdahele edemez; müdahele edilmesine de müsamaha gösteremez.
-J.J Rousseau 

22 Haziran 2014 Pazar

Dostoyevski: Sibirya öncesi son mektup

1849 yılının 23 Nisan’ında Petersburg’da tutuklanan devrimci Petraşevski halkasının önde gelenleri arasında Dostoyevski ve ağabeyi Mihail de vardı. Ağabey kısa süre içinde serbest bırakıldıysa da Dostoyevski’nin şansı o kadar yaver gitmedi. Mahkemenin sürdüğü aylar boyunca Peter ve Paul kalesindeki hücrede kaldı ve ancak 1849 yılı Aralık ayının 22’sinde arkadaşlarıyla birlikte haklarındaki kararı öğrenebildi. Ama öncesinde Çar’ın emriyle oynanan acımasız bir senaryo, düzmece bir idam sahnesi vardı. Acı bir soğukta götürüldükleri Semyonovski meydanında sekiz aydır üzerine ilk kez güneşin doğuşunu gördükleri sırada ölüm emirleri okundu, başlarında kılıç kırıldı, rahip öpmeleri için haç uzattı. Mahkûmlardan ilk üçü direklere bağlandı. Tüfekler doğrultuldu. Fakat eski bir asker olan Dostoyevski o sırada trampetlerin verdiği sinyalden hayatlarının bağışlandığını anladı. Dörtnala bir atın üzerinde ortaya çıkan bir subay gerçek kararı okudu: Merhametli Çar hayatlarını bağışlamış, ölüm cezalarını hapis ve(ya) sürgüne çevirmişti. Çar, devrimcilere unutamayacakları bir ders vermişti. İdam mangasının önünde direğe bağlandığı anı kim unutabilir ki? Petraşevski hemen oracıkta ayağına prangalar vurularak Sibirya’ya doğru yola çıkarıldı. Diğerleri ise kaleye geri götürüldüler ve Dostoyevski hücresine döner dönmez Mihail’e bir mektup yazmak için kalem kâğıda sarıldı. Bu mektup, beş ciltlik Dostoyevski biyografisinin müellifi Joseph Frank tarafından, “Sadece kendi içinde dinamik bir mektup değil, aynı zamanda onun henüz uğradığı çilenin ruhsal sonuçlarını kavramak açısından da en önemli belgelerden biri” olarak değerlendirilmektedir. Keza “Dostoevsky: Letters And Reminiscence”da da söz konusu mektup şöyle takdim edilmektedir: “Aşağıdaki metin Dostoyevski’nin 22 Aralık 1849’da idama mahkûm edildiği gün kardeşi Mihail’e yazdığı mektubun tam metnidir. Mektubun daha önce sadece ilk paragrafı yayımlanmıştır. Tam metin ilk kez şimdi yayımlanmaktadır. Doküman olağanüstü önemi haizdir. Mektubun orijinali mevcut değildir. Fakat Madam Dostoyevski tarafından çıkarılmış bir kopyası Merkez Arşivi’nde saklanmaktadır”. İdamdan son anda dönmüş ve önünde bilinmezliklerle dolu Sibirya yılları uzanan birinin duygularını sıcağı sıcağına aktaran 22 Aralık 1849 tarihli mektup “Nevski Caddesi, Gryazny Sokağı karşısında Neslind evinde” adresiyle gönderilmiştir. Dostoyevski, kardeşine önce mevcut durumu kısaca tasvir eder. “Her şey oldu bitti” demekte, dört yıl için Sibirya’da bir kalede kürek cezasına mahkûm edildiğini, sonrasında da er olarak hizmet vereceğini, bugün yarın sevk edileceklerini bildirmekte, kendi hapishanesinin Orenburg olduğunu tahmin etmektedir (oysa Omsk’a gidecektir). Kardeşini görmek istediğini söyleyince bunun mümkün olmadığı cevabını almış, bunun üzerine aceleyle bu mektubu yazmaya başlamıştır. Nitekim kardeşini ancak iki gün sonra, 23 Aralık’ta tam gece yarısı Petersburg’dan ayrılmadan yarım saat önce görebilecektir. Mektupta dikkat çeken duyguların ilki Dostoyevski’nin kardeşine duyduğu derin sevgidir. Öyle ki ölüm fermanı kendisine okunduğunda aklına ilk olarak kardeşi gelmiş, o anda kardeşini ne kadar çok sevdiğini anlamış ve o son dakikada aklında sadece Mihail ve onun ailesi kalmıştır. Dostoyevski ileriki yıllarda Mihail’in ölümünden sonra onun ailesine sahip çıkmasıyla bu sevginin sözde olmadığını gösterecektir. Mektup boyunca Dostoyevski’nin kendi derdinden çok kardeşinin kendisi için üzülmesiyle dertlendiği görülmektedir. İdam haberinin kardeşini öldüreceğinden korkmuştur. Nitekim Mihail ile birlikte Sibirya’ya hareket etmeden önce onu ziyaret eden Milyuhov, anılarında asıl acı çekenin giden 1849 yılının 23 Nisan’ında Petersburg’da tutuklanan devrimci... değil kalan olduğunu yazacaktır. Dostoyevski mektubu boyunca kalbi kırık ve morali bozuk olmadığını sık sık tekrarlar. Böylece kardeşinin moralini yükseltmeye çalışır. Ümit, bu mektubun diğer kuvvetli duygusudur. O, kardeşi ile bir gün yeniden karşılaşacağı, sarılacakları ümidini beslemektedir. O vakte kadar da Mihail’den kendisine mümkün olduğu kadar sık, uzun ve detaylı mektuplar yazmasını, aile hakkında en küçük malûmata kadar bilgi vermesini istemekte, bunun kendisini diri tutacağını belirtmektedir. Joseph Frank 1840’ların Dostoyevski’si ile Sibirya sonrası Dostoyevski arasında pek çok fark bulunduğunu ancak en önemli hususun onda, ölümle burun buruna geldikten sonra varlığı kavramanın yeni bir biçiminin tezahürü olduğunu ifade eder. Ölümün kıyısından son anda dönmüş olması Dostoyevski’nin hayatın değerini bir anda kavramasına sebep olmuştur. En kötü şartlarda bile hayat o kadar kıymetlidir ki, değerlendirilmeden geçen onca zamana şimdi acımakta ama geleceğe yine de ümitle bakmaktadır. Bu dört yılda bir arınma yaşayacağını, yeni bir hayata, yeni bir forma doğacağını hissetmektedir ki ileriki yıllar bu ümidinde yanılmadığını gösterecek, “acıyla gelen arınma” Dostoyevski’nin edebi anlamda da temel meselesine dönüşecektir. Milyuhov onun son gece Mihail’i teselli ederken “Katorga’da canavarlar değil insanlar var, belki benden daha iyi, daha değerli insanlar” dediğini kaydetmektedir. İnsanların arasında bir insan olmak ve daima bir insan olarak kalmak, kalbi kırılmamak ve her ne olursa olsun düşmemek, başına talihsizlikler gelse bile; hayat budur, bu yaşamanın görevidir. Ona göre “Hayat her yerde hayattır, bizim kendimizdedir, bizim dışımızdaki şey değil.” Yine de zorlukların farkındadır. En başta yazma yasağı. Ellerine dört yıl için kalem alamayacağını bilmekte ama buna inanamamaktadır. Üreten bir kafada can bulan hayaller, imgeler, yaşantılar, yaratıcılık faaliyeti kayda geçemeyecek, zehir gibi kanına dökülecektir. Ve o “Yazamazsam ölürüm. Ellerimde kalemle on beş yıl mahkûmiyet bundan daha iyi.” demektedir. Dostoyevski’nin ikinci sıkıntısı sağlık durumudur. Hastadır. Hapishane şartları ona ağır gelmiştir. Fakat dayanacağından emin görünmektedir. Çünkü zaten o kadar zor şartlarda yaşamıştır ki, bundan sonrasına da dayanacağından emindir. Üçüncü olarak para sıkıntısı. Paraya her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır, her zamanki gibi! Dostoyevski eşyalarından da söz etmektedir. Kitapları, birkaç el yazması, oyun ve roman taslakları kendisinden alınmış, ona sadece İncil bırakılmıştır. Paltosunu ve eski giyeceklerini de bırakmıştır. Şimdi kardeşinden bunları geri almasını istemektedir. Mektupta hissedilen yoğun duygulardan biri de ayrılık acısıdır. Özellikle “Elveda” ile başlayan sıralı cümleler bu yanık mektubun en lirik satırları olarak uzanır önümüzde. Kendisi için kıymetli olan her şeyi geride bırakmak, ikiye bölünmüş bir kalp, ikiye bölünmüş bir adam olmak çok acıdır. Mihail’den bütün eski arkadaşlara, tanıdıklara, dostlara, aileye selamını söylemesini, çocuklarını öpmesini ve onlarda amcalarının hatırasını diri tutmasını ister. Ve af. “Şayet birinin benimle ilgili kötü hatıraları varsa, şayet birini küstürdüysem, şayet birinde hoş olmayan bir hatıra bırakmışsam;
eğer onlarla karşılaşmayı başarırsan onlara unutmalarını söyle.” O ise her şeyi unutmuş, her kötülüğü affetmiştir. “Hiç kimseye karşı içimde kin ve nefret yok.” “On voit le soleil.” Mektupta Fransızca olarak yer alan bu cümle Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nden alınmadır ve Joseph Frank mektup boyunca bu eserin anıştırmalarının izini sürer. Hugo’nun eserinde, giyotinde idamını bekleyen mahkûm, hayatın her ne şart altında olursa olsun yok olmaktan daha iyi olduğunu düşünür. Çünkü en azından yaşadıkça “insan güneşi görür”! Dostoyevski, Hugo’nun mahkûmundan daha şanslıdır. Neticede hâlâ bir kalbi vardır, hâlâ damarlarına kan pompalanmaktadır. Onu sağlıklı insanların bile dayanamayacağı bu zorlu sınavdan esenlikle kurtaran da bu olacaktır: İnsana, hayata ve acıya duyulan saygı.
                                                                                         Nazan Bekiroğlu- Kitapzamanı Mayıs 2014

4 Ocak 2014 Cumartesi

Kar Yağarken

Kendine ait bir resmi yok sanmıştınız binlercesi süzülürken. Siyah paltonuzun koluna düştüğünde fark ettiniz: zarif ve karmaşık. Yere inene kadar erir sanmıştınız, yerde erir ya da, ağır bir yolculuktu. Şaha kalkan bir rüzgar atını hesap etmemiştiniz oyunda ben de varım, diyen. Gökten mi yere koşuyordu, yerden mi göğe anlamadınız. Bir sabah uyandığınızda gökyüzünde kardan adam yapan çocuklar gördünüz; demek ki yerden göğe koşmuş o gece.
Beyazın üzerinde renk renk lekeler. Lacivert, siyah, turuncui mor, sarı bereler… Ters yüz olmuş bir dünyaya bir tek siz ayak uyduramamışsınız. Bir kırmızı atkı süzülüyordu yere, bir kardan adamın boynundan sıyrılmıştı sıkı bağlanmadığı için. O atkıyı tutup boynunuza sardınız, yerler bembeyaz oldu. Herkes gökyüzünde, yeryüzü size kaldı. Her sokakta boyunuzun ölçüsünü alabilirsiniz şimdi. Bütün izler sizin.
Kar şarkı söyleme isteği uyandırdı içinizde, fakat ne şarkı biliyorsunuz ne de sesiniz güzel. Böyle zamanlarda şarkı uydurabiliyor insan. Kartopu oynarsanız mesela kargalarla, sesinize itiraz etmezler. Şöyle olabilirdi sözleri şarkının: “Bu sabah kar saatini çevirdi çocuklar/ Yerden göğe yağıyor kar kanatların nerede/ Bu sabah çay bardağı elini yakıyor/ Cam kırıklarında sıcak bir ırmak…” Hayır, bu şarkı neşeli değil. Şöyle olabilir: “ Kardan adam hadi bir gül/ Havuç burnun oynasın/ Kardan adam hadi süpür/ Temizlensin yeryüzü…”
Madem yeryüzündeki tek kardan adamı yapmak bana düşüyor eline süpürge yerine kitap verebilirim. Sizce bir kardan adam hangi kitabı okumalı?  Shakespeare’e ne dersiniz? İlk kez o söz etmiş kardan adamdan eserlerinde. Evet evet, bir süpürge yerine eline “Bir Kış Masalı”nı verebiliriz kardan adamın. Fakat belki de bıkmıştır kıştan, illa Shakespeare okuyacaksa, “Bir Yaz Gecesi Rüyasına ne der: “Düz değildir asla gerçek aşkın yolu…
Yüzünü buruşturuyor kardan adam ve süpürgesini kaptığı gibi kovalamaya başlıyor beni. XVIII. yüzyıl bakır levhalarındaki halini alıyor: Asık yüzlü çatık kaşlı, süpürgesini havaya kaldırmış korkutucu bir yaratık… Kışın sembolü olarak popüler olduğu zamanlar… Çocuk edebiyatının sevimli bir motifine dönüşmesi için bir yüzyıl daha geçmesi gerekiyor. Karpostallarda gülümsemeye başlayacak erimezse.
Bir yüzıl daha dayandı kardan adamlar fakat eriyen postacılar oldu. Yerde havı dökülmüş deri bir çanta ve küflü bir bisiklet kaldı. Bir de yerine ulaşmamış bir gazete rüzgarın dalgalandırdığ: “Kanada’da  yıllık posta idaresi Canada Post’un, kapıdan kapıya posta dağıtımını durduracağı, 8bin postacının işine son vereceğini bildirildi…
Süpürgesini çekiyorum kardan adamın ve eline bir kitap tutuşturuyorum: “Karlar Kraliçesi” Andersen kar tanelerinin yere düşüşü gibi ağır ağır anlatmaya başlıyor masalını. Bir şeytan, güzeli çirkin, çirkini güzel gösteren bir ayna yapar. Fakat onu elinden düşürür ve ayna binlerce parçaya bölünerek her biri insanların arasına düşer. Kimin kalbine isabet etse o kalp buz keser. Kimin gözüne düşse etrafındaki her şeyi çirkin ve kötü görür. Bütün dünyaya yayılır parçalar. Komşu çocukları Kay ve Gerda yazları gül çalısının altında her zamanki oyunlarını oynarken aynanın parçalarından biri Kay’ın kalbine saplanır ve kalbini buza çevirir…”
Sonu sonsuzluk olsa da ne üzücü bir masaldır Karlar Kraliçesi. Güzeli çirkin, çirkini güzel gösteren aynaların parladığı bir dünyada yaşamak ne iç karartıcıdır. Bu masalın içine girip avazı çıktığı kadar bağırmalı: Kalbinize ve gözlerinize dikkat! Şeytanın binlerce parçaya bölünen aynasına sakın bakmayın. Her biriniz aynasınız diğerine. Yansımalarınızı sırsız bırakmayın!
Kar yağıyor ve spiker ülkede savaş çıkmış gibi anlatıyor kar yağışını. Yollar kapanmış, arabalar durmuş, uçaklar seferlerini iptal etmişler, çocuklar okul çantalarını fırlatıp kardan adam yapmaya başlamışlar… Kartopu savaşları bütün şiddetiyle devam ediyormuş. “Aman sokağa çıkmayın!” der demez atıyorum kendimi sokaklara. Kapıdan çıkar çıkmaz bir kar tanesi konuyor kirpiklerime. Bir başkası siyah paltomun koluna: Zarif ve karmaşık.