google analytics

17 Kasım 2022 Perşembe

Winnicott'a Göre "Psişe" İçimizde Değil Aramızda

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

Donald Winnicott - Kaynak: Wikipedia

Aslen İngiliz bir çocuk doktoru olan Donald Winnicott (1896-1971), 20. yüzyılın ortalarında psikanalizde merkezi bir figür haline geldi. Onun  bilişsel ve davranışsal ekoller haricindeki psikoterapötik kuramlar üzerindeki kalıcı etkisi, muhtemelen Sigmund Freud'unkinden sonra ikinci sıradadır. O zamanlar hakim olan Freudçu ortodoksluğa açıkça muhalefet etmemiş olsa da muğlak çalışmalarından çıkarabileceğimiz kuram, Freudyen modelle ve aslında modern psikiyatri ve bilişsel davranışçı terapi (CBT) tarafından kullanılan modellerle kökten çelişmektedir. Psikoterapötik kuram ve uygulamanın çok ötesine uzanan fikirlerinin öneminin anahtarı buradadır. Aslına bakılırsa, son yıllardaki deneyimlerim ve ruh sağlığı krizi alanındaki çalışmalarım beni Winnicott'un zihin ve onun rahatsızlıklarına yönelik bakış açısının şu günlerde her zamankinden daha önemli olduğuna ikna etti.

Winnicott'un mirası, genellikle İngiliz psikanalizinin "Orta Okulu" olarak bilinen şeyde, sahip olduğu merkezi konumla ilişkili olarak tanımlanır. Bu unvan Winnicott'a uygundur çünkü o sadece ABD ve Birleşik Krallıktaki muhalif yeni-Freudçu taraflar (sırasıyla 'Ego-psikolojisi' ve 'Kleincı' okullar) arasında değil aynı zamanda zihinsel yaşantı açısından "ben" ve "öteki" arasında da uygun bir konum bulmuştur. Freudçu zihin modelinin doğasında (hem Ego-psikologlarının hem de Kleincıların katıldığı) olan özne-nesne ikiliğinden büyük ölçüde kaçındı ve temelde bütüncül bir "ben ve öteki" kavramını benimsedi ya da en azından düzenli olarak bunu ima etti.

Winnicott'un ortodoks görüşten kaymasının ciddiyetini anlamak için, Freudçu düalist modelin arkasındaki temel felsefeyi anlamak esastır. Freud kendini her şeyden önce görgül bir bilim adamı ve psikanalizi de bilimsel bir proje olarak görüyordu. Bunu takiben, onun psişe modeli, bilimsel dünya görüşüne hakim olmaya devam eden Kartezyen-ampirist felsefede de sıkı bir şekilde yer buldu. Bu modelin en temel taahhüdü, bizden bağımsız olarak var olan nesnel, tarafsız bir dünyaya karşı, bizlerin birbirinden ayrık bireysel varlıklar olduğumuz fikridir. Bu modele göre, içsel olarak belirli süreçlerin bir kombinasyonu ve dış dünyadan gelen verilerin zihinsel olarak özümsenmesi yoluyla bizim dışımızdaki dünyayı tanır ve deneyimleriz.

Bu haliyle, zihinler, deneyim için bir ön koşuldur ve deneyimler esas olarak bilişin bir sonucudur. Örnek vermek gerekirse, bu bakış açısı diğer insanların iç dünyalarına onların zihinlerine ilişkin özgün tahminler aracılığıyla aşina olduğumuz fikrinde varlığını sürdürmektedir. Bu fikir dünyaya ilişkin deneyimlerimiz, ilişkilerimiz, bireysel olarak büyük ölçüde çevremizi nasıl algıladığımız ve bunları nasıl anlamlandırdığımız konusunda çalışan Bilişsel Davranışçı Terapinin kavramsal temelinde de yer bulur.

Freud, bu temel modeli, zamanının hakim fizyolojisi açısından ayrıntılandırdı. O temel doğamızı; bir tür içe dönük narsisizm (İd) içinde doğmuş, kendi kendine yeten bir enerji yığını olarak kavramsallaştırdı. Freud'un modeline göre zihin (Ego) gelişimi, bu enerjinin (dürtüler) dışsal ifadeleri ile dünyanın bunlara verdiği tepkiler arasındaki çatışmanın bir sonucuydu. Bu nedenle psikolojik gelişim, dış dünya tarafından yalnızca gerekli uyum açısından şekillendirilen, kendi kendini yaratan bir eylemdi. Freud, ötekinin rolünün büyük ölçüde dışsal yargılayıcı ile davranış kurallarının ve düzenlemelerinin uygulayıcısı ile sınırlı olduğunu düşündü. Aşırı basitleştirmiş olmakla birlikte buradaki temel zihnin imajı, özne-nesne boşluğunu bilişsel olarak doldurmak ve adeta iki farklı alan arasında aracı olarak hareket etmekten sorumlu bir tür içsel büyümedir.

Freud ve onu takip eden okullar, kendilik ve öteki arasındaki anlaşılır sürekliliği -bebekler, "psikotikler" ve "regrese olmuş hastalar" için ortak bir deneyim- yüzleşilmesi gereken narsist bir sanrı olarak gördüler. Winnicott, benliğin ve ötekinin sürekliliğini ciddiye alarak bu tabloyu alt üst etti. Yani, bunu birincil bir konu olarak düşündü.

Winnicott varlığımızın en temel düzeyinde bizlerin birbirinden ayrık zihinler fikri olduğu fikri yerine birer deneyimsel birim olduğu fikrine inanıyordu. Yani zihinleri olan öznelerin; kişilerarası ilişkiler alanından -benim sevdiğim adıyla "psişenin toplumsal matrisi"nden- ortaya çıktığına inanıyordu. Dolayısıyla Winnicott'a göre bizler, bir şekilde dışsal olarak birbirini anlamayı başaran ayrık ve kapalı varlıklar olmaktan ziyade birbirleriyle doğrudan temas halinde olan ve radikal biçimde birbirine açık varlıklarız.

Winnicott bu fikri muallak da olsa şu sözlerle dile getirdi: "Bebek diye bir şey yoktur... Bir bebeği betimlemeye başlarsanız, bir bebeği ve birini betimlediğinizi görürsünüz." Onun bakış açısı en çok da bir bebeğin deneyimini bebeğin ailesiyle birlikte anlamakla ilişkilidir, biz bunu genellikle böyle kabul etmesek de tüm deneyimlerin özünde bu vardır. Dünyaya ve ötekilere ilişkin deneyim, insanın bildiği ilk şeydir ve zihin -halihazırda var olan bir dualiter ayrım olmadığını için bunu yerine- bu ayrışmayı yaratmaktan bir anlamda sorumludur. Etkileyici olarak bu, Freud'un dualistik modelinin tersine çevrilmesidir.

Sonuç olarak, Winnicott'un psikopatoloji kavramı Freud'unkinden çok farklıydı. Freud, psikopatolojiyi, dünyanın içsel dürtüleri ile dışsal talepleri arasındaki çatışmalar olarak anladı: Yani, kişide yanlış giden yalnızca dış dünya tarafından tetiklenen kişinin içsel dünyasıydı. Bu temel fikir, indirgeyici psikiyatrik düşüncede ve yaygın dualiter modeli izleyen BDT'de hala çok canlı.

Buna karşın Winnicott, psikopatolojiyi öncelikle travma ya da ilişkisel alandaki eksiklik olarak anlıyordu. En önemlisi, yanlış giden şey, kendi başına bireyde değil, kişinin kendisinde ve dahil olduğu deneyimsel birimlerde (uzantı olarak, kendilerini içinde buldukları sosyokültürel çevre dahil) yer almaktır.

Winnicott ayrıca, psikolojik değişimin etkeni konusunda çarpıcı biçimde farklı bir görüşe sahipti. Onun psikoterapötik modeli gelişimseldi: Terapötik ilişkiyi ve ebeveyn-çocuk ilişkisini/ilişkilerini birbirine benzer olarak gören model. Bu nedenle, tıpkı çocuğun gelişiminin temel olarak deneyimsel birimdeki anne ile olan anlık ve içgüdüsel ilişkiye bağlı olduğunu gördüğü gibi, Winnicott için psikoterapötik değişim tamamen danışan ve terapist arasındaki ilişkiyle ilgiliydi. Bu daha sonra "tek kişilik" psikolojiden "iki kişilik" psikolojiye geçiş olarak kavramsallaştırıldı.

Freud'un dışarıdan rasyonel müdahalelere odaklandığı konularda Winnicott, bunu kişinin ne düşündüğünden veya söylediğinden çok kim olduğu ve ne yaptığıyla ilgili olan aradaki alanda meydana gelen ortak yaratıcı bir yolculuk olarak ele aldı. Playing and Reality (1971) adlı kitabında Winnicott, bu deneyimin yerini "geçiş alanı" olarak adlandırarak onun dinamik, asılsız niteliğine ve aynı zamanda bir oluş yeri olarak doğasına göndermede bulundu. Bu, hem bizim yarattığımız hem de bizi yaratan bir konum -kabul etmemiz ve çözmeye çalışmamamız gereken bir paradoks- burada formüle edilmemiş olasılıkların sabit kimliklerin yerini aldığı ve deneyimin zorunlu olarak birlikte inşa edildiği bir konum.

Bu kulağa mistik gelebilir ancak bu, onun tarif ettiğinden ziyade modern dilin sınırlamalarıyla ilgili. Aslında, çocukların oyunlarındaki ve onların hayal gücüyle aşılanmış dünyalarındaki fantezi ve gerçekliğin karışımındaki "geçişlilik" niteliğine muhtemelen aşinasınızdır. Gerçekten de, Winnicottçu psikanaliz, bu alanda tamamen "harekete geçme" üzerineydi; sabit kimliklere, rollere ve sözde özel deneyimlere yönelik iddiaların askıya alındığı bir etkileşim modu anlamında. Winnicottçu bir terapist için spontanlık ve sahici eylem, bağlantısız yorumun yerini almıştır ve terapinin amacı olarak nesnel dünyaya rasyonel uyum sağlamak yerine 'var olmaya devam etme' deneyimi öne çıkmıştır.

Winnicott'un özne-nesne ikiliğinden uzaklaşması, belki de en açık şekilde, kendimizi bu geçiş aleminden ve onun özne-nesne karışımından asla kurtaramayacağımızla ve bunu da istemeyeceğimiz konusundaki kesin inancımızla örneklendirilebiliriz. Freud ve indirgeyici psikiyatri ve BDT için, bağımsız bir dünyadaki nesnel durumların deneyimin temel gerçeği olduğuna dair temel bir varsayım vardır. Nitekim kuramsal modeller bu tablonun doğruluğu ile yükselir ve düşer.

Ancak Winnicott'un çok farklı bir vizyonu vardı. Kültürü - ve onun ürünlerini ve etkinliklerini- çocukluğun geçişimsel olgusunun uzantıları olarak ele aldı ve bu uzantıları ebeveyn olgusu ile kaynaştırarak düşüncesini geliştirdi. O hher zaman için yaşadığımız ve kanıksadığımız dünyaların kısmen kendi yapımız olduğunu düşündü. Winnicott'a göre deneyimlediğimiz dünyanın, bilimsel materyalizmin bizi inandırmak istediği gibi, soğuk, matematiksel yapılar gibi değil de ilk andan itibaren canlı, cezbedici ve psişik olarak deneyimlenebilir hissedilmesinin tek nedeni, deneyimlediğimiz dünyaların da tıpkı bizdeki gibi aynı ölçüde uzantılar oluşturmasıdır. Böylece Winnicott'un özne ve nesneye ilişkin psikolojik paradoksu, idealizm ve materyalizmin felsefi bir paradoksu haline geldi.

Bu temel görüşler artık modern tabirle ilişkisel ve öznelerarası derinlik psikoterapisi olarak bilinen şeyin merkezinde yer almaktadır. Bununla birlikte, Winnicott'un Kartezyen-ampirist modeli tersine çevirmesinin, genel olarak ruh sağlığını nasıl anladığımız ve ona nasıl yaklaştığımız konusunda daha geniş çıkarımları vardır.

Bilimsel materyalizmin dualizmi ve onun tek bireye indirgenmiş psikolojileri, şu anda fark ettiğimiz psikolojik ve sosyal hasarın çoğunda tartışmalı bir şekilde suç ortağıdır. Örneğin, psikolojik ve sosyal travmanın rolünün tarihsel olarak inkar edilmesinin büyük bir kısmının izini sürmek, Freudçu modelin neredeyse tamamen iç dünyaya odaklanmasına kadar uzanmaktadır. Sonuç olarak başkalarının ve toplumun birey üzerindeki gerçek etkisi nispeten göz ardı edilmiştir.

Aynı felsefi modeli kabul eden ancak açıklama düzeyini değiştiren modern psikiyatri de aynı derecede suçludur. Aynı şekilde işlevsiz düşünce kalıplarına ve dışarıdan uygulanan rasyonel çarelere odaklanan BDT de aynı yanlış felsefeyi izler.

Terapistler olarak ve bir bütün olarak şefkatli bir toplum olarak, Winnicott'a geri dönsek iyi ederiz: Onun psişeyi doğası gereği kişilerarası ve sosyal olarak yakından görme vizyonuna; kişilerarası travmayı merkezileştirmesine ve acımızın kökündeki eksikliğe; ve benlik ile öteki arasındaki alana dair odak noktasına yönelik derin içgörülerine. Bunu yapmak, sıkıntımızın fazlasıyla belirgin kişilerarası ve sosyokültürel belirleyicilerini daha iyi açıklayan ve bunları ele almaya yardımcı olan bir model üzerinde karar kılmamıza yardımcı olacaktır. 

James Barnesis bir psikoterapist, akıl sağlığı savunucusu ve yazar. İngiltere'de Exeter'de yaşıyor.

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

13 Kasım 2022 Pazar

Tek Seferlik Bir Egzersiz Depresyonun Değişmesine Yardımcı Olabilir Mi?

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

Egzersiz, depresyondan etkilenen insanlar için yaşamla daha fazla meşgul olmaya ve eksik olan bir yaşama sevincine katkıda bulunabilecek dönüştürücü bir deneyim olarak tanımlanmıştır. Depresyon yaşayan ve bununla başa çıkmak için egzersizi kullanmayı deneyen insanlar, egzersiz yaptıktan sonra canlanmış, sakinleşmiş veya zihinsel olarak daha berrak hissettiklerini belirtmişlerdir: Bisiklete binmeye başlayan bir kadının araştırmacılara söylediği üzere, üzerimizdeki "örümcek ağlarını temizlemek" gibi.

Gerçekten de araştırmalar, birkaç hafta veya ay boyunca rutin olarak egzersiz yapmanın depresyon belirtilerinde klinik olarak anlamlı bir azalmaya yol açabileceğini göstermiştir. Ayrıca psikoterapi veya farmakolojik müdahaleler gibi standart tedavilerle birlikte egzersizi reçete etmek, bu tedavilerin etkinliğini artırabilir. Küresel kılavuzlar, yetişkinlerin sağlık yararları elde etmek için her hafta 150-300 dakika orta ila şiddetli fiziksel aktiviteye katılmalarını önermesine rağmen bunun depresyona yönelik faydaları daha düşük dozlarda ve yoğunluklarda bile deneyimlenebilir. Bisiklete binme, yüzme, tempolu yürüyüş ve koşu, kuvvet veya direnç egzersizi veya yoga ya da pilates gibi düşük yoğunluklu egzersiz gibi çok çeşitli egzersizlerden herhangi birini kişinin rutinine entegre etmek, zaman içinde depresyonu tedavi etmek veya yönetmek için faydalı olabilir.

Çok daha az bilinen bir şey ise anında olumlu bir etkiye sahip terapötik bir araç olarak egzersizin depresyonda akut semptom yönetimine yardımcı olma potansiyelidir. Bir egzersiz ne kadar hızlı bir fark yaratabilir? Egzersizin 'daha iyi hissetmeye' yönelik etkisi 1960'lardan beri lanse ediliyor ve 'endorfin yüksek' ve 'koşucu yüksek' gibi terimler halka açık sözlükte iyi yerleşmiş durumda. Egzersizden sonra uçarı hissetmeye yönelik anekdotlar, genel popülasyondan elde edilen ampirik kanıtlarla desteklenmektedir. Depresyonlu kişiler egzersizin benzer iyi hissetme etkisini deneyimleyebilirlerse bunun sınırlı bir miktarı bile kalıcı düşük ruh hali, haz alma yeteneğinin azalması, yorgunluk ve değersizlik hissi ile özdeşleşen depresyonun bazı belirtileri üzerinde hızlı ve kısa süreli bir etkiye sahip olabilir. Yine de depresyonu olanlar, değişime dirençli olumsuz duyguların yanı sıra, bir egzersiz seansından sonra sevinç duygusunu köreltebilecek "ödül işleme yetersizliği" yaşarlar.

Egzersizin akut faydalarının depresyondan etkilenen insanlara yansıyıp yansımadığını belirlemek için biz ve meslektaşlarımız yakın zamanda şu ana kadar yürütülen ilgili araştırmaların sonuçlarını belirlemeye ve sentezlemeye başladık. Depresyondan etkilenen kişilerde tek bir egzersiz seansının ardından kişinin bildirdiği ruh hali ve duygulardaki değişiklikleri inceleyen 18 deneysel çalışma belirledik.

Analizimiz, umut verici bir şekilde, ortalama olarak olumlu modun ve enerjinin 20-60 dakikalık bir egzersiz seansının hemen öncesinden hemen sonrasına kadar önemli ölçüde arttığını göstermektedir. Dahası, olumsuz ruh halleri önemli ölçüde azalır. Bu olumlu sonuçlar, hem klinik örneklemlerde (aktif olarak depresyon tedavisi alan kişiler) hem de genel toplum örnekleminde (yüksek depresyon semptomları olan ancak tedavi almayan kişiler), farklı egzersiz türlerinde (bisiklete binme, yürüme, ağırlık çalışması) ve farklı egzersiz ortamlarında (spor salonunda, parkurda) görülmüştür. Egzersiz seansının uzunluğu; insanların ruh hallerini iyileştirmedeki etkililiği değiştirmemiştir.

Uzun yıllar boyunca egzersiz yapmanın insanları neden iyi hissettirdiğini açıklamak için önerilen ana teoriler, endorfin ve dikkat dağıtıcılara yönelik hipotezlerdi. Endorfin hipotezi, egzersiz sırasında beta-endorfin salınımının öfori duygularına yol açtığını öne sürer. Dikkat dağıtma hipotezi, egzersizin, ruh hali üzerinde olumsuz etkisi olan hoş olmayan deneyimlerden bir uzaklaşma sağladığını öne sürer. Bununla birlikte, depresyonlu kişiler de dahil olmak üzere, insanların egzersizden elde ettikleri ani ruh hali artışı için daha makul mekanizmalar olabilir. Örneğin, egzersiz sırasında beynin ruh hallerini deneyimleme ve düzenleme ile ilgili alanları arasındaki iletişim artar. Araştırmacılar ayrıca potansiyel bir mekanizma olarak endokannabinoid sisteme işaret ettiler. Esrardaki tetrahidrokannabinol (THC) bileşeninin endojen versiyonu olan endokannabinoidler, depresyondan etkilenen kişilerde daha düşük konsantrasyonlarda bulunur ancak egzersiz sırasında önemli ölçüde artar. Egzersiz, diğer antidepresan tedavilerin etkisine benzer şekilde beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF) konsantrasyonunu da akut olarak artırabilir.

Egzersizin iyi hissetme etkisi geçici olabilir ancak depresyonda uzun vadeli iyileşmelere katkıda bulunma potansiyeline sahiptir. Sürekli olarak depresyon belirtileri deneyimlemek, kendini aşağılama, ruminasyon, kaçınma ve ödüllendirici davranışları sürdürme motivasyonunun azalması gibi kendi kendini devam ettiren “aşağı doğru sarmallara” yol açabilir. Egzersiz sırasında yaşananlar gibi depresif belirtilerde ani azalmalar, bu aşağı doğru sarmalları bozmaya yardımcı olabilir. Ek olarak, daha olumlu modlar ve enerjideki artışlar, insanları ödüllendirici faaliyetlere (örneğin, hobiler, sosyal etkileşimler) katılmaya teşvik edebilir ve depresyon belirtilerinin üstesinden gelmek için kaynaklarını (sosyal bağlılık gibi) geliştirmelerine yardımcı olabilir. Araştırmalar, bir egzersiz seansı sırasında ruh halindeki değişikliklerin, depresyondan etkilenen insanlar için bir tedavi seçeneği olarak rutin egzersizin genel etkinliğinin yordayıcısı olduğunu göstermektedir.

Fiziksel aktivitenin zaman içinde depresyon tedavisinde etkili olmasının nedenleri henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Beyin yapısındaki değişiklikler veya benlik saygısındaki gelişmeler gibi mekanizmalar öne sürülmüştür ancak bunlarla ilgili kanıtlar şu anda eksiktir. Son araştırmalarımıza dayanarak, her egzersiz seansının depresyonlu kişilerde kısa vadeli, iyi hissetme etkisi ve aktif olmanın uzun vadeli antidepresan etkilerini açıklamada yardımcı olabilecek mekanizmalar listesine eklenmelidir.

Fiziksel aktivitenin duygusal faydaları hakkında öğrendiklerimiz göz önüne alındığında anlamlı bir etkiye sahip olması birkaç hafta sürebilen (ve bazı erken yan etkileri olabilen) antidepresanlar gibi diğer tedavilere göre bazı avantajları olabilir. Antidepresanlar, depresif bozukluklarda yaşanan olumsuz duyguları azaltmada etkili olabilse de olumlu duyguları arttırmada daha az etkili görünmektedir. Bu, fiziksel aktivitenin, diğer kanıtlanmış tedavilere ek olarak, belirtilerin ilerlemesini engellemeye yardımcı olmak için depresif bozukluğun en erken belirtisinde reçete edilmesi gerektiğini göstermektedir. Buna göre, Avustralya ve Yeni Zelanda Psikiyatristler Koleji ve İngiltere ve Gallerdeki Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü, diğer kuruluşların yanı sıra, hafif ve şiddetli depresyonun tedavisi ve yönetimi için kılavuzlarında egzersizi bir tedavi seçeneği olarak önermektedir.

Egzersiz yapmak bazen güçlü bir motivasyon gerektirir ve herkesin tercih ettiği iyileşme şekli olmayabilir. Ruh halini yönetmek, depresyonlu insanları fiziksel olarak daha aktif olmaya motive etmede kilit bir faktör olsa da, olumsuz ruh hali ve enerji eksikliği de genellikle üstesinden gelinmesi gereken engellerdir. Bu nedenle, ruh sağlığı hizmeti sağlayıcılarından yeterli destek ve izlem, fiziksel aktiviteye katılımı sağlamak için gerekli olabilir. 20 dakika gibi kısa egzersiz seanslarının faydaları olduğu gösterildiği için herhangi bir süre egzersiz yapmak hiç yapmamaktan daha iyidir ve zamanla fiziksel aktivite seviyelerini yükseltmek için küçük, artımlı adımlar bile faydalı olabilir. Depresyonlu kişiler, zevkli buldukları davranışı zamanla artırmanın ve sürdürmenin anahtarı olabilecek, yönetilebilir egzersiz biçimlerine odaklanmalıdır.

Halihazırda depresyonu olan insanlar, nispeten düşük seviyelerde fiziksel aktivite yapma eğilimindedir. Bazı ruh sağlığı uzmanları, hastalarına egzersiz reçetelemenin önünde bazı engellerin bunun nasıl yapılacağına dair eğitim eksikliğinden kaynakladığını düşünüyor. Ancak ABD Ulusal Yaşlanma Enstitüsünün ilk direktörü Robert N. Butler'ın bir keresinde belirttiği gibi: "Egzersiz bir hapın içine sığdırılabilseydi ülkedeki en yaygın şekilde reçete edilen ve en faydalı ilaç olurdu". Depresyondan etkilenen insanlara egzersizle bağlantılı çok sayıda faydayı deneyimleme fırsatı verilmesini sağlayacaksak, hasta bakımına dahil olan herkesin bunu artırmak için koordineli çabaları olmalıdır.

Akıl sağlığı üzerindeki etkileri için egzersizi kullanmakla kişisel olarak ilgileniyorsanız, 5 kilometrelik antrenman yapmak zorunda değilsiniz. Bunun yerine (örneğin) doğada kısa bir yürüyüşe çıkabilir veya bir yoga videosu ile devam edebilirsiniz. Ayrıca, daha fazla eğlence için diğer insanları veya tüylü evcil arkadaşlarınızı aktivitenize dahil etmeyi düşünün. İlk başta egzersiz yapmanın önündeki engeller yüksek görünse de faydaları hızla takip edilebilir.

Matthew Bourke, Western Ontario Üniversitesinde doktora sonrası araştırma görevlisidir. Fiziksel aktivitenin ruh sağlığı ve iyiliği üzerindeki faydalarını araştırmaktadır. 

Rhiannon Patten, Victoria Üniversitesi Sağlık ve Spor Enstitüsünde doktora sonrası araştırma görevlisidir. Çeşitli koşullardan etkilenen çok çeşitli bireylerde fiziksel aktivitenin fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki etkisini inceler.

Bu yazının özgün hali Psych.co web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

10 Ekim 2022 Pazartesi

Beyin Taramaları Özünde Bize Ne Söyleyebilir?

Bu yazının özgün hali templeton.org web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.

Kaynak: templeton.org

1990'da işlevsel manyetik rezonans görüntülemenin (fMRI) başlangıcından bu yana, insanlar beyin taramalarının insan zihninin, davranışlarımızın ve inançlarımızın gizemlerini çözme potansiyeline hayran kaldılar. Beyin taramalarına yönelik birçok nefes kesen uygulamalar geliştirildi ancak konu hakkındaki abartılı ifadeler çoğu zaman ampirik bilimin sunabileceklerini aşıyor. Şunu sormanın zamanı geldi: Sinirbilimin büyük resmi nedir ve beyin taramalarının sınırlılıkları nelerdir?

Scripps College'da psikoloji, veri bilimi ve sinirbilim doçenti Michael Spezio, herhangi bir araştırma çabasının özgül amaçlarının, kime sorduğunuza ve sürece hangi finansman kuruluşunun dahil olduğuna bağlı olduğunu söylüyor. Bazıları, sinirbilimin insan bilişini ve davranışını tamamen mekanik bir süreç olarak açıklama potansiyeline sahip olduğuna ve sonuçta bir “özgür irade yanılsaması” nı çürüttüğüne inanıyor. Tüm sinirbilimciler, özgür iradenin bir efsane olduğu konusunda hemfikir değil, ancak bu günlerde güçlü bir akım olduğu söylenebilir. Sinirbilimin finans, yapay zeka, silah araştırmaları ve ulusal güvenlik alanlarında da uygulamaları vardır.

Araştırmacılar ve fon sağlayıcılar için sinirbilimin özgül amacı; tıbbi görüntüleme, genetik, proteinlerin incelenmesi (proteomik) ve nöral bağlantılar (konnetomik) gibi konuları araştırmaktır. Spezio, biyolojik, nörolojik, fiziksel, sosyal ve ruhsal bireyler olarak, dikkatli düşünmek ve insanlığımızı ve kendimiz için kurduğumuz bazı tuzaklardan kurtulmanın olası yollarını anlamak için sinirbilimi kullanabiliriz, diyor. Keza, beyin taramaları, araştırmalarını maneviyat, kendindelik/mindfulness ve zihin teorisi (başkalarının davranışlarını açıklamak veya tahmin etmek için duygular, değerler, empati, inançlar, niyetler ve zihinsel durumların farkındalığı) üzerine genişletebilir.

Ortalamalar ve Nöroçeşitlilik

Gruplar üzerinden bakarak bir kişinin davranışını tahmin etmek sorunlu olabilir. Spezio, büyük insan grupları arasında beyin taramaları yapıyoruz ve genellikle ortalama bir insanın yanlış anlatısını satın alıyoruz, nöroçeşitliliği kabul etmiyoruz, diyor. Beş bin kişinin beyin taraması yapılarak tüm bu beyin görüntüleri tek bir sonuç elde etmek için bir araya getirilir. Ancak ortalama, taranan tüm kişilerin doğru bir temsili değildir. İnsanlığı tüm çeşitliliği ve zenginliğiyle anlamaya çalışırken ortalamalar üzerinden iddialarda bulunmak tehlikeli olabilir.

Yalnızca ortalamalara bakmak, insan farklılıklarını yersiz bir patolojiye dönüştürebilir.

Herhangi bir bağlamda - iş, ilişkiler, eğitim ve başka yerlerde - farklılıklar beklendiktir. Spezio, örneğin, farklı bir öğrenme stiline sahip bir çocuğun "patolojik" olarak atfedilebileceğini söylüyor.

Sol Beyinli veya Sağ Beyinli Düşünürler?

Başka bir sorun da hatalı, popüler teoriler ve fütüristik çıkarımlar oluşturmak için eski araştırmaları kullanma durumudur. Örneğin, ayrık beyin teorisi, beynin işlevlerinin ayrıldığını belirten bilimsel dogmaya dayanıyordu: Örneğin, dil sol yarıkürede ve duygular sağ yarıkürede işlemlendiği iddiası. Bu fikirler, konektomiden önce nörolojiden ortaya çıktı ve revize edildi. Araştırmalar, sağ ve sol yarımkürelerin derinden birbirine bağlı olduğunu gösteriyor. Ara bağlantısallığın kaybı, bir yarık oluştuğunda meydana gelir ve ardından her yarım küre buna uyum sağlar ve beyin daha özelleşmiş hale gelir. Bununla birlikte, Spezio, yanlış ve çürütülmüş olan bölünmüş beyin teorisinin popülerliğini koruduğunu söylüyor.

Sınıflar ve Kategoriler

Geçmişte, beyinle ilgili bazı fikirler insanları sınıflandırmak veya onları genetik, yetenek ve sınırlamalara göre - gerçek veya hayali - sıralamak için abartıldı. Sonuç, ABD, Almanya ve Sovyetler Birliğindeki tüm insan gruplarına karşı ayrımcılık oluştu. Bu tür bir ayrımcılık modası geçmiş gibi görünse de günümüzde bazı araştırmacılar otizmli kişilerin zihin teorisine sahip olma yeteneklerini sorguladılar. Spezio, araştırmanın gerçek kanıtlarla desteklenmediğini ve birçok yanlış inanç yarattığını söylüyor. Aslında otistik bireylere yönelik derin zihin teorileri mevcuttur ve çoğu otistik birey aşağılandıklarını anlayabilirler.

Evet, Yapabiliriz

Bazı kontrollü deneysel çalışmalarda, beyin bilimi bize bir kişinin ne gördüğünü veya duyduğunu söyleyebilir. Ancak taramalar, basit tasarım görevlerinin ötesinde bir kişinin değerlerini veya niyetlerini okuyamaz. Bazen beyin taramaları alışkanlıkları tahmin edebilir. Spezio, insanlara belirli bağımlılıklarla ilgili görüntüler gösterilirse araştırmacıların hangi kişilerin iyileşme sürecinde olduğunu ve hangi kişilerin bu bağımlılığı hiç yaşamadığını tahmin edebileceğini söylüyor.

Ayrıca, bir kişi belirli bir duyguyu deneyimlediğinde veya belirli bir düşünce süreciyle meşgul olduğunda beyin taramaları, beynin yerelleşmiş bölgelerindeki kan akışının ve kimyasalların görüntülerini üretebilir. Bazı araştırmacılar ve uygulayıcılar için yerelleştirmeyi anlamak perspektif sağlayabilir, nesnelliği artırabilir ve yeni yaklaşımlara ilham verebilir. Örneğin, özelikle, beynin yeni bilgileri nasıl işlediğini öğrenen eğitimciler, yeni öğretim yöntemleri geliştirdiler.

Hayır, Yapamayız

Spezio, beyin taramalarının bize bir kişinin ne düşündüğünü kesinlikle söyleyemediğini ve beyin taramalarıyla zihin okuma görüşünün abartıldığını söylüyor. Tanık ifadelerini kanıtlamak veya çürütmek için beyin taramalarını yasal bir bağlam veya hukuk dışı faaliyetlere alırsak bir kişinin ne düşündüğünü görebileceğimize inanmak tehlikelidir. Ek olarak, beyin taramaları bize bir kişinin neye değer verdiğini de söyleyemez.

Bununla birlikte, beyin bilimini resmi matematiksel modellerle birleştirebilir ve zihnin nasıl çalışabileceğini teorileştirebiliriz. Ancak matematiksel modeller olmadan beyin taramaları yanıltıcı olabilir.

Ayrıca beyin taramaları tek başına bir kişinin bir eylem için motivasyonunun özüne ulaşamaz, bu bir deneydeki basit seçimlerin ötesinde bir konudur. Yine de beyin taramaları matematiksel modellerle bir kişinin başka bir kişinin niyetini anlamak için kaç adım attığına dair fikir verebilir.

Psikolog ve sinirbilimci Russell Poldrack, "The New Mind Readers: What Neuroimageing Can and Cannot Reveal About Our Thoughts" kitabının yazarı, fMRI yalan tespiti ile ilgili bazı konularda açıklamalarda bulunuyor. Deney ekibi, araştırma için yalan söylemeleri söylenen çoğunlukla sağlıklı genç yetişkinlerle çalışıyorlar. Denekler, yalanı yıllarca prova etmiş olabilecek bir suçlu sanıkla karşılaştırıldığında bir yalanı maskeleme konusunda daha az motive olabilir. Ayrıca, nefes tutma ve baş hareketleri gibi basit karşı önlemler verileri çarpıtabilir ve değersiz hale getirebilir.

Potansiyel Uygulamalar

Gelecekte, beyin taramaları sağlık hizmetlerinde çok daha fazla kullanılabilir. Bir kişinin davranışında ani ve açıklanamayan bir değişiklik varsa ve madde kötüye kullanımı, kan testleri ve potasyum seviyeleri kontrol edildiyse, beyin taraması diğer teşhis araçlarını destekleyebilir.

Spezio, ayrıca, ailelerin destekleyici topluluklar oluşturabilmeleri ve çocukların hayata farklı bir beyin tipiyle başladıklarını anlayarak büyüyebilmeleri için nörolojik bozuklukları belirlemek için çocukların ve üç aylık bebeklerin - ebeveynlerin iznine bağlı olarak - taranabileceğini söylüyor.

Vaatler ve tehlikeler herhangi bir bilimin parçası olmaya devam edecek. Haber bültenleri “Vay be!” dedirtebilmek için yazılır ama her zaman gerçeği yansıtmazlar. Büyük ve etkileyici görünen şey, yalnızca araştırmanın bir avuç katılımcısından elde edilmiş olabilir. Bu nedenle en güncel sinirbilim keşiflerinin yüzyıllardır süren anlaşmazlıkları çözdüğü sonucuna varmadan önce varsayımlarımız ve anlamakta zorlandığımız şeyi aşırı basitleştirme eğilimimiz hakkında daha çok düşünmeliyiz.


Rosie Clandos bir bilim yazarı ve Turn on Hope Street: Stories, Faith and Neuroscience'ın yazarıdır.

Bu yazının özgün hali templeton.org web sitesinde yayımlanmıştır. Makalenin tam haline buradan ulaşabilirsiniz.