28 Mart 2016 Pazartesi

Yükseliş

Sabah yorgun argın kalktığında ne düşünürsün? Günlerden en güzel gün olan pazatesi iş başına yetişebilmek mi olur genelde tek arzun? "Hmmpff" Oflama puflama eşliğinde kahvaltıyı hazırlamanın ne kadar zor olduğu düşüncesi başka bir şey düşünmeye engel olmazsa tabii.
Peki ya yaşayan dünyalılar arasında az sayıda karnı "Geliyorm tmam" tok sırtı pek olan çalışması gerekmeyen bir tembel için 'sabah' kalktığında neler düşünmesini beklerdin?

Kelimeler... Şeyler... "Immf, hava bugün ne kadar da kapalı..." Atlı karınca.. Sıralı harfler.. Garip bükümlü şekiller.. Lekeler... L..N..RR...AA....  .   .. .  . . ... ..  
Sanırım zihnimde dolaşan o ses çıkaran sürekli susmak bilmeyen beni hipnotize edercesine kendisine mal ederek dinleten bir sahtekarın nasıl böyle bir sihre sahip olabildiğini anladım. Varlığı fiziksel alemde söz kon-"yine mi!"-usu değil. Tek yapabildiği 'uzaktan' bakabilmek. Onun 'dünyasında' bildiğimiz hacime yer yok sanki. Varlık dediğimiz aleme küçümseyerek bakıyor. Ancak sahip olduğu silah, evrenlerarası iletişimin yegane kontrolünü sağlayan bir çeşit sanal kod, gelmiş geç-"Neler mırıldanıyorsun sen. SUS ARTIK!!"-miş en tehlikeli araç. Ve beni bildiği en iyi yolla yok etmeye çalışıyor.

"Terlikleri giy. Lavaboya doğru ilerle. Hey! Dikkat et! Akşam yerde bıraktığın kitap yığınına çarpma. Yüzünü yıka. Kurula. Aynada kendine bir bak. Tamam, değişen bir şey yok. Devam et. Ocağa sıcak suyu koy. Yarım ateş olsun. Acelemiz yok. Masaya dolaptan birkaç parça bir şey koy. TV'yi aç. Sırayla kanallara bak neler olmuş sen yokken. Kulak ver. Kulak ver!!"Ancak benden öylesine korkuyor ki bu korkusunu en kurnaz yöntemle başetmeye çalışıyor. Korkmadığını bana göstermeye çalışarak. 
"Hey, sen. Çabuk buraya gel." Tamam. Hemen geliyorum.
Sihrini çözdüğümü düşündüğüm günden itibaren onu alt etme planları kurdum. Ancak ani bir isyan planı yaptığımı anlamaması gerekiyordu. Ses çıkarmamam gerekiyordu, günlük ritüellerimizi bozduğumu farkederse planlarımın farkına varabilirdi. Günlerce ses çıkarmadan onu isteklerine boyun eğdim. Bazı zamanlar can sıkıcı olsa da onu alt edebileceğim düşüncesi direncimin düşmesini engelledi. Geçmişe şöyle bir dönüp baktığımda çektiğim onca zulüm, işkence haline dönüşen tüm her şey şu an benim için bir silaha dönüşmüştü. Onu kendi silahı ile vuracaktım.. Onu kendi silahıyla vuracaktım!
"Öncelikler listesini hazırladın mı? Bugün çok işimiz var biliyorsun. Yapılması gereken onca iş varken orada öyle bekmelen beni sinirlendiriyor, anlıyor musun? Akşamdam kalan veriler kategorize edildi mi? Onlar şu anki önceliklerimiz. Bugün yapılacakları da dizilim moduna yüklemeyi unutma. Eğer eksik kalırsa bu ikimiz içinde iyi olmaz. Anlaşıldı mı?" Anlaşıldı.
~Kelimeler özkütleye ihtiyaç duymayan safi hacim gibidir. İçerisine istediğim şeyi doldurulabilir. İstenirse de hiç bir şey olmayabilir içinde. Anlam dedikleri şey maddeye ağırlığını veren kütle gibi. Hacime muhtaç. Mutlak İsimler, İsimler Efendisi dışında kimsenin bilmediği bir alem. Tıpkı bu fiziksel evren gibi matematikle işlediği düşünülüyormuş ilk zamanlar. Ancak sonraları matematik üstü bir yazılım dilinin olduğu anlaşılınca araştırmaların daha başında olduklarını anlamış ilkler.~ Neyse, daha fazla konuşmamalıyım. Daha sonra tekrar geri geleceğim, bekle beni...




Atıştırmalık:



16 Kasım 2015 Pazartesi

Gömülen anılar


Me, Earl and Dying Girl izlemenin verdiği depreşme, mesai sonrası oluşan koyverme hissiyatı ile birleşince tutkalla sağlamlaştırılmış duvarlarımın hafiften sarsılmasına neden oldu. Geçicilik artık gözüme  Clint Mantsell'in film müzikleri kadar korkutucu gelmiyor. Ancak bazen o hatırlatıcı "trigger" lar tutkalın sıcaktan erimesine neden oluyor. Bu rahatsız edici olup olmaması umrumda değil. Bazen tat almasını bilmek gerek, altı yanmış bir kekten de. Suyun akışı başlı başına bir ilaç zaten benim için. Kabullendim. Sanırım bu beni Atlantik açıklarına sürükleyen şey. Orada derin mavinin siyaha çalınışını tabii ki 52 Hertz kadar iyi bilemem. Dostum. Bir başkası için ağıt yakmayı artık bencillik olarak görüyorum. Sular ne zaman kesilecek? Ne zaman toprağın çatlaklarına karışacak o nefes? 
Yaptığımız tüm uğraşlar Teklik'ten uzaklaşmaktan başka bir şey değil. Bunun hikayesi binlerce kez anlatıldı. Göremiyoruz. Unutma laneti kalkmıyor üzerimizden. İşte bu yüzden sanırım 5 bir yanımız hatırlatıcılarla donatılmış. Ama biz mağaradaki o insanlar hala ateşin dansını izlemekten bıkıp etrafımızdaki metal şıngırtılarının acaba kaynağının ne olabileceğine dair kafa yormuyoruz.

19 Mart 2015 Perşembe

Bir "Tımarhaneden" Tutuklu Portreleri

1796 yılında Quaker(Dindar Kardeşler Cemiyeti) üyesi işadamı ve hayırsever William Tuke İngiltere'nin York şehrinde akıl hastalarının bakımı için bir rehabilitasyon merkezi açtı. Buradan önce, tüm akıl hastaları ve davranış bozukluklarına sahip kimseler azılı suçlulardan daha ağır şartlar altında tedavi edilmeye çalışılıyordu-çoğunlukla düşkünler evlerinde duvarlara zincirle bağlanarak veya tımarhanelerdeki hücrelerde kilit altında tutularak kontrol altına alınmaya çalışılıyordu. Quaker'lı Bay Tuke tüm insanlığa içtenlikle, erdemli bir şekilde davranılmasına ve hayatın kutsallığına inanıyordu. Bunca akıl hastalıklarından çekilen acıların bakımı için de bir hastane inşa etmeye karar verdi. Başlarda, sadece Quaker'lı hastalara açık olan hastane zamanla kapısını herkese açık tutmaya karar verdi.


William Tuke

1800'lerin sonlarına doğru tedaviye ihtiyaç duyan herkese hastanelerin çoğunluğunun açık hale gelmesiyle beraber akıl hastalarının ve yoksulların destek talebi mevcut hastane ve diğer yerlerin sayısını geride bırakır hale geldi ve yeni hastanelerin inşaatlarının başlamasına öncülük etti. Ancak 1900'lerin başlarında, Psikiyatrinin yükselişiyle beraber, akıl hastaneleri hastaların bireysel ilgi ve bakımlarının ilgilenildiği yerler olmaktan çıkıp  sıkı denetim altında istif ve tasnif edildiği yerler haline dönüştü. Standartlar en kapalı ve kaba anlamda düştü,hastalar için çalışan personeller sayıca azınlık hale gelerek hastaların bakımı yetersizce karşılanmaya çalışıldı, bu durum Ulusal Sağlık Servisi'nin kuruluşuna ve 20. yüzyılın sonlarına kadar değişmedi.

Aşağı kısımda ise 1869 yılındaki West Riding Yoksullar Tımarhanesinde kalan çeşitli yaşlardan bazı hastaların portrelerini göreceksiniz. Bazı hastaların hastalıklarına dair detaylar fotoğrafların alt kısmında mevcut-"Organic Dementia", "Genel Parezi", "Zeka Geriliği", "Bipolar Bozukluk", "Consecutive Dementia", "Obsesif Kompulsif Bozukluk", "Şüpheli Bipolar", "Akut Melankoli" ve "Yaşlılık Bunaması". Ancak zaten her bir fotoğraf kendi acıklı hikayesini söylediği için buna gerek yok bence.














BONUS:

"Depo: Akıl Hastanesinde Hayat", Türkiye'de ruh sağlığı alanında hizmet veren devlet kurumlarının iç yapılarına dair gözlemler sunabilmeyi, bu kurumlarda kalanların yaşadıkları sorunları görünür kılabilmeyi ve var olan açmazlara dikkat çekerek mevcut sisteme alternatif olası modelleri tartışmaya açabilmeyi amaçlıyor.